Batı, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısıyla başlayan süreçte yeni olan bir şey varsa, o da Batı’nın sömürüye dayalı zihinsel yapısının güncel bir versiyonuna tanıklık ediyor olmamızdır. Dolayısıyla Batı cephesinde değişen bir şey yok; zira Batı’nın sömürü merkezli tavrı, onlar için hayat memat kabilindendir. Değişen sadece bu tavrın sergilenme ve tezahür biçimidir. Bu nedenle, esasında ortada şaşılacak bir durum da yoktur. Başka bir deyişle Batı hiçbir zaman iki yüzlü olmadı; hep tek yüzü vardı, o yüz de sömürüdür.
Evet, Batı dünyası yaklaşık üç yüz yıldan beri Afrika’da, Asya’da ve Amerika kıtasında kurduğu sömürü düzeni sayesinde bugünkü gücüne ve kudretine ulaştı. Bu durum bugün de temelde değişmiş değildir. İran’a yönelik saldırı ile geçmişte Güney Afrika’ya ya da başka bir Afrika ülkesine yapılan saldırılar arasında öz itibarıyla bir fark yoktur. Hedef kitledeki birinin Müslüman, diğerinin gayrimüslim olması meselenin mahiyetini kökten değiştirmiyor.
Batı’nın sömürüsünde elbette meselenin dinî boyutu tarih boyunca hep var olmuştur; fakat hiçbir zaman tek belirleyici unsur yalnızca din olmamıştır. Batı; Afrika’yı ve Amerika’yı sömürgeleştirirken de İran’a saldırırken de Tanrı’yı söyleminde yanında taşımış, fakat aynı zamanda toprakları, madenleri ve insan emeğini sömürmekten geri durmamıştır. Bu sömürü düzeni yalnızca ekonomik ve siyasi güç üretmemiş, aynı zamanda modern bilimin yükselişine de zemin hazırlamıştır. Bu nedenle yalnızca siyaset ve ekonominin değil; biyolojinin, sosyolojinin, psikolojinin ve özellikle pedagojinin tarihi sicili tartışmalıdır. Çünkü bu disiplinlerin hemen hepsi, sömürgeci dünyanın ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmiştir.
Peki, Batı’nın ne yaptığı büyük ölçüde biliniyorken neden buna karşı güçlü bir irade ortaya konulamamakta? Bunun adı yalnızca çaresizlik değil; bu durum daha çok zihinsel ve siyasal bir bağımlılıkla, hatta bir tür kölelikle açıklanabilir. Lakin tarih boyunca kölelerin ayaklandığı örnekler de mevcuttur (örneğin Cezayir, Kenya). O hâlde sorun yalnızca kölelik meselesi de değildir.
Esasında asıl mesele Batı’nın içinde bulunduğu hâl değil, Müslümanların İslam’la kurduğu ilişkinin mahiyetidir. Son üç asırda Müslüman toplumlar dünya ile ahiret arasında sağlıklı bir denge kurmakta zorlandı. Bu denklemin bir ucu dünyada olmalıydı fakat orada donup kalmamalıydı. Bu haletiruhiye, bizi Batı’nın gelişmişliğini aşma arzusuyla ona benzemeye sevk etmek gibi çoğu zaman başka sorunlar üretti. Bugün biz bu sorunlarla boğuşuyoruz.
Elbette bizde tarih bilinci eksik; fakat bilinç tek başına yeterli değil. Bilincin eyleme dönüşebilmesi için inançla sürekli beslenmesi gerekir. Bu bakımdan bugün içinde bulunduğumuz durum, “belirli bir şeyin içinde bulunmayışımızdır”. Bir şeyin içinde bulunmak için önce bir fikri, bir yolu, bir medeniyet tasavvurunu inşa etmek gerekir. Ancak ondan sonra o yapının içinde bulunmaktan söz edilebilir. Bunun için yapılacak şey aslında çok karmaşık değil: Ayağa kalkıp “yürümek” gerekir. Fakat yürüyebilmek için önce bir “yol”un var olması gerekir. Yol da yetmez; yolun bir ahlakının olması gerekir.
Netice itibarıyla, ABD–İsrail’in İran’a yönelik saldırısı karşısında Müslümanların içinde bulunduğu sorunun adı yol ahlakına sahip olmayıştır. İran’a yapılan saldırı karşısında mesele yalnızca bir ülkeye destek verme meselesi değil, Müslüman toplumların hakikat ve adalet ekseninde ortak bir yürüyüş ahlakı geliştirmesi gerekliliğidir. Çünkü medeniyetler tepkilerle değil, yol ahlakıyla kurulur. Peki, yol ahlakı nasıl geliştirilir? Yol ahlakı; eğitimle insanlara istikamet bilinci kazandırarak; konforu, korkuyu ve menfaati aşabilmeyi öğreterek; söz ile eylem arasında tutarlı olmayı ve küçük ama sürekli adımlarla yürümeyi belleterek; ortak değerler, ortak hedefler ve birlikte yürüme bilincini dinamik tutarak geliştirilir. Dolayısıyla yol ahlakı kültür temelli eğitimle geliştirilir. Bu da ancak istikamet sahibi çekirdek kadroyla, kültür temelli üniversitelerle, sivil toplum kuruluşlarıyla ve medya-kültür kurumlarıyla başarılabilir.