2013 Yılında Kars Milli Eğitim Müdürlüğü görevini yürüttüğüm sırada Milli Eğitim Bakanlığı Yaygın Eğitim Genel Müdürü tüm il müdürlerini Ankara’ya toplantıya çağırmıştı. Yaygın eğitim ne kadar yayılmış, belli ki onu değerlendirmek istiyordu.
Yüzdelik olarak grafiklerle oranlar paylaşıldı, oranı yüksek olanlara teşekkür edildi. Düşük olanlara da bunun gerekçesi soruldu. Kars Milli Eğitim de yaygın eğitimdeki öğrenci sayısı Türkiye ortalamasının çok altındaydı. Genel müdür bana da bu düşüklüğün sebebini sorduğunda: “Sayın Genel Müdürüm, istatistiklerde bizim Kars’ın oranları Türkiye ortalamasının çok altında gözüküyor. İnşallah o oranı yakın zamanda daha da düşürmek için gayret edeceğiz.” deyince Genel Müdür dâhil herkeste bir şaşkınlık oldu, dilimin sürçtüğünü sandılar. Hayır dilim sürçmemişti. Yaygın bir şeyler vardı ama eğitim yoktu. Halk Eğitim Müdürlükleri merkezde ve ilçelerde kurs açıyorlar. O kursun belgesine ihtiyacı olanlar isimlerini yazdırıyor, kursa kayıt oluyorlardı. Kurs bitince de gidip belgelerini alıyorlardı. Kurs merkezine bir kaydolmak bir de belge almak için teşrif etmiş oluyorlardı. Pek tabi olarak kurs öğretmenleri de ücretlerini alıyorlar keyiflerine bakıyorlardı.
Bu durumun genel görünümüne örnek olmak üzere Milli Eğitim çalışanı bir beyefendinin eşinin adına kurs açılmış; kurs açma yeterliliği de var. Bir şekilde gerekli belgeleri tamamlamış. İlginç olan şu ki kurs merkezinin adresi hanımefendinin evi gözüküyor. Apartmanda oturan diğer hanımlarla arada bir toplanıp çay içip kek yiyorlar, bu güzel komşuluk ilişkilerinden dolayı devlet de bunun ücretini ödüyordu.
İkinci bir örnek olarak bir ilçemizde kurs merkezini ziyaret ettim, bir kış günüydü. Dışarısı eksi 30-35derecelerde iken içerisi çok güzel ısınmıştı, salondaki soba iştahla yanıyordu. Nasıl olsa okulda odun kömür yeteri kadar vardı. Kurs merkezinde iki hanım sobanın başında muhabbet ediyor. Tahmin etmek zor olmadı, biri öğretmen diğeri öğrenci. Sorduğumda cevap beni hayretlere düşürdü. İkisi de öğretmenmiş. Kursiyerlerin çamaşır ve bulaşık işleri varmış, bazen düğün işleri oluyormuş. Bazen misafirleri geliyormuş, çocuklu olanlar varmış da onun için gelemiyorlarmış. Müfettiş gönderdik, kurs şartları yerine getirilmediği için kapatıldı. Çünkü böyle bir kursun devam edebilmesi için en az on iki öğrencisi olması gerekiyordu. Evraklar üzerinde öğrenci var, belki de fazlası var ama devam eden kimse yok. Sonrası daha da ilginç. Kurs kapatıldığı için tüm ilçe neredeyse üzerime geldi. İstiyorlardı ki bu kurs yeniden açılsın. Kursun yeniden açılıp açılmadığını merak ediyorsunuz değil mi? Evet, açtık. İşte bunun adı “yaygın eğitim” oluyor.
“Yaygın eğitim demek, örgün okuma imkânı olmayanlara, örgün eğitimini yarıda bırakanlara veya meslek dallarında daha yeterli duruma gelmek isteyenlere uygulanan eğitimdir. Halk eğitimi, toplumun eğitimini kapsayan çalışmaların tümüne verilen ad” diye tanımlanıyor. Tanımda bir sıkıntı yok ama uygulama ile tanım örtüşmüyor.
Yaygın eğitimin tarihsel süreçte ecdadımız tarafından çok daha verimli yapıldığını görmek ne kadar sevindiriciyse ecdadın yolunu takip etme becerisi gösteremeyen günümüzdeki eğitim anlayışı da o kadar üzücüdür.
Peygamberimizsav zamanındaki “Ashab-ı Suffa” örgün eğitim yapan bir kurumdu. Ne var ki bu okulun öğrencileri Medine’de yaşayanların az bir kısmıydı. Çoğunluk ise yaygın eğitimle kendilerini takviye ederlerdi. Sahabenin çoğunluğu bu gruba dâhildi. Cami sohbetleri, özel sohbetler ve yaşanan hayatın içinde uygulamalı eğitimler olurdu. Peygamberimizsav pazarları gezer ve pazar esnafına ticaretle ilgili hususları öğretirdi. Kadınlara özel olmak üzere haftanın belli günleri sohbet yapardı. Çocuklarla ilgilenir hatta oyunlar oynar ve onlara nasihat ederdi. Yaygın, yerinde ve etkili bir eğitim metodu vardı.
Bu durum Halifeler, Emevi ve Abbasi dönemlerinde de benzer şekilde devam etmiştir. Selçuklu döneminde kurulan Nizamiye Medreseleri, örgün eğitimin baş kurumu iken yaygın eğitim ise camiler, kütüphaneler, tekke ve zaviyelerde sürdürülürdü. Anadolu Selçukluları zamanında kurulan “Baciyan-ı Rum” teşkilatı yaygın bir eğitim kurumu olarak kadın ve kızların gerek mesleki ve teknik konularda, gerekse manevi ve ahlaki konularda eğitim almasını sağlamıştır. Baciyan-ı Rum teşkilatı bir yandan kadınlar arasında yardımseverlik, konukseverlik, doğruluk, merhamet gibi hasletleri yayarken diğer yandan Türk dilinin ve kültürünün İslam anlayışıyla birlikte kadınlar arasında yayılmasına vesile olmuştur. Ayrıca yetim ve genç kimsesiz kızları himayesine almış, onların eğitimlerinden ve evlendirilmesinden kendilerini sorumlu görmüşlerdir. Öyle durumlar olmuş ki gerekli hallerde düşmana karşı vatan savunması vermekten de geri durmamışlar. Kurtuluş savaşında cephane taşıyan hanımlar, devam eden bu eğitim anlayışının bir neticesidir.
Selçuklularda ve Osmanlılarda yaygın eğitimin temel kurumu aileydi. Çocuğun gelişim ve olgunlaşma sürecinde annesinden aldığı eğitim ve terbiye ardından baba eğitimi ile devam etmiştir. Ailede anne ve babanın yanı sıra dede, nine, amca, dayı, hala gibi yakın akrabalarda yaygın eğitimin birer fahri öğretmenleriydi. Geniş aile ortamında sevgi, saygı ve hürmet işlenirdi ilkin.
İslam tarihinde yaygın eğitimin aileden sonraki ikinci kapısı camilerdir. Camiler her yaştan kadın ve erkeğin bilgi ve ahlaki erdemlilik kazandıkları mekânlar olmuştur. Bu gelenek kısa süreli kesintiye uğramış olsa da devam etmektedir.
Selçuklu döneminde “Fütüvvet” Osmanlı döneminde ise “Ahilik” diye bilinen teşkilat gerçek manada yaygın eğitim müesseseleriydi. Gençlere meslek edindirmekle kalmayıp ahlaki erdemlilik kazandırmak da asıl amaçların içindeydi. Ahi teşkilatları daha çok şehir merkezlerinde sorumluluk üstlenirken “Ahi Zaviyeleri” de köylerde ve uç bölgelerde meslek edindirmenin yanı sıra âdâb-ı muaşeret talim edilen yerlerdi. Bu gün buna ne kadar ihtiyacımızın olduğu aşikâr ortadadır. Ahi zaviyelerinde görev yapan kişiler arasında müderrisler, imamlar, hatipler ve vaizler yer alırdı. Bu eğitim kurumlarında mesleki eğitimin bazı ahlaki eğitimle birlikte iç içe verildiği, kişinin öğrendiği zanaat dalı yanında aldığı eğitimin manevi ve ahlâkî bir temele oturtulduğu bilinen bir gerçektir. Genç ahi, ilk olarak yol arkadaşı tarafından eğitilmeye başlanırdı. Bu eğitim ilmî ve ahlâkî eğitimle birlikte yürütülmüştür. Atölyelerde mesleki eğitim uygulamalı olarak gerçekleştirilmiştir. Ahi zaviyelerinde çıraklar ve ustalardan başka öğretmenler, müderrisler, kadılar hatipler, vaizler ve emirler gibi büyükler ve ilim ehli de bulundurulmuştur.
Bugün ebeveynler, çocuklarının zanaat öğrenmesine karşı değiller fakat sanayiye giderlerse ahlaki zafiyete uğramasından korkuyorlar. Sigara ve benzeri zararlı alışkanlıklara alışmalarından endişe ediyorlar. Çocuklarının argo ve küfürlü konuşmasını istemiyorlar. Bu günkü sanayi ortamlarında maalesef yerinde eğitim diyebileceğimiz gençlerin manevi olgunluklarını gaye edinen bir yapının olmaması ne kadar acıdır.
Tekke ve zaviyeler de yaygın eğitimin önemli kurumlarındandı. Hoca Ahmet Yesevî, Mevlâna Celaleddin-i Rumî, Yunus Emre, Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi nice büyük âlim ve veliler bu tekkelerden yetişmişlerdir. Evranos Bey, Malkoçoğlu, Hüsrev Bey, Kara Şahin gibi Osmanlıların meşhur akıncılarının birçoğu, tekkelerde yetişmiş eşsiz kahramanlardı. Hudut boyu tekkeleri, ayrıca komşu devletlerin vatandaşlarına Müslümanlığı tanıtmak ve oralarda İslamiyet’i yaymakla da görevliydiler. Tekkelerin bu bakımdan da hizmetleri büyük olmuştur. Medreselere gidemeyenlerin çoğunluğu tekke ve zaviyelere devam ederdi, buralarda mezuniyet belgesi verilmezdi belki ama devam edenler iyi bir vatandaş iyi bir kul olma yolunda ciddi mesafeler katederdi.
Sahafların, kütüphanelerin ve kitapçı dükkânlarının da yaygın eğitimde büyük rolleri olmuştur. Kıraathaneler okuma salonlarıydı. Kıraathanelerde çay-kahve eşliğinde kitap okunur, ilmi mütalaalar edilirdi. TDV kitabevleri bu misyonu devam ettirme açısından önemli bir sorumluluk üstlenmiş bulunmaktadır. Az sayıda da olsa kitapkafeler ümit vericidir.
Tamamen tarihe karışan artık yeni neslin hikâyelerde okuduğu köy odaları da yaygın eğitimin çok önemli kurumlarından biriydi. Burada cenkname, Hz. Ali, Battal Gazi gibi halk hikâyeleri; Nasrettin Hoca, Keloğlan gibi fıkralar ve Leyla ve Mecnun gibi mesneviler okunmaktaydı.
Milli Eğitim Bakanlığımız Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğü bir an önce yaygın eğitimi günlük formalitelerden kurtarıp gerçek kimliğiyle halka buluşturmalıdır, tıpkı tarihimizde olduğu gibi. Bu arada yanlışlıkla açılan üniversitelerin yarısı acilen kapatılmalıdır. Çünkü insanları meslek sahibi yapacakmışız gibi oyalamaya ve aldatmaya hakkımız yok. Hele böyle bir yanlışa devletimiz ve devletin imkânları alet edilmemeli. Dost acı söylermiş vesselam.