“Eğitimdeki bitmeyen buhranın çaresi müfredatın değişmesi midir?” sorusu görmezden gelinemeyecek bir sorudur. Öncelikle belirtmek gerek ki son yapılan müfredat değişimi beklentilere uygun şekilde, ne çare ki küresel yönelimleri bütünüyle yansıtan ve bu yüzden teknik açıdan oldukça yerinde, uluslararası kuruluşların çizdikleri çerçeveler ile olabildiğince uyumlu, kapsamlı, detaylı, iyi çalışılmış bir reform girişimidir. Bundan dolayı bu müfredat değişimine ilişkin eleştirileri abartılı ve gereksiz buluyorum. Burada asıl mesele eğitimdeki girişimlerin ve reformların anlamı ve eğitimdeki buhranın çaresi olarak görülüp görülemeyeceğidir.
Zaten anlamlı ve faydalı bir tartışma hiçbir zaman yapılamıyor. Özellikle eğitimde bir şey ortaya çıktığında hazır kamplar ezberde hazır tutulan slogan tarzı ifadelerle atışmaya başlarlar. Din, milliyet, maneviyat gibi kelimelerin ilk harflerini bile işitince beyinlerine kan sıçrayanlar bir taraftan “eğitim geriye gidiyor, laik eğitim darbe alıyor, eğitim dinselleşiyor” diyerek öfke kusmaya başlarlar. Öte yandan din, milliyet, maneviyat gibi kavramları görmeyi, işitmeyi bile olanı biteni sahiplenmek için yeterli görenler de savunmacı bir karşılık vererek atışmayı sürdürürler. Kusura bakmasınlar ama bunların hiçbirinin bir anlamı yoktur ve zırvadan ibarettir.
Bu bağlamda her daim bana pek tuhaf gelen bir vaziyeti yeniden ifade etmek yerinde olacaktır. Kendilerini muhafazakâr, milliyetçi, Müslüman, gelenekçi, mukaddesatçı vb. adlarla adlandıranların, akademisyen olsun, bürokrat olsun, eğitimci olsun, politikacı olsun, eğitim meselesinde küreselci, neoliberal, Machiavelli’ci, nicel performansçı ve işletme hastalığına duçar olmuş eğitim yönetimini, okul işleyişini ya da sınav düzenini görmezden gelip, etrafından dolaşmaları anlaşılmaz bir tutarsızlıktan başkaca nedir? Eğitim sisteminin felsefece Batıcı, seküler ya da laikçi oluşundan şikâyet eden ve bu toprakların özgün kültürüne dayalı bir eğitime özlem duyanların bunun için uğraşanların bu bahsettiğimiz meseleleri görmezden gelmeleri dahası bu meselelerde olabildiğince Batıcı ve seküler olmaya devam etmeleri nasıl açıklanabilir.
Eğitimde özgünlük, milli kültür, maneviyat deyince müfredattan evrim benzeri konuların çıkarılması, resmi tarihin ezberlerinin temizlenmesi, daha geleneksel kelime ve kavramların kullanılması, din derslerinin çoğaltılması gibi konular geliyor akıllara. Bu konuların doluştuğu akıllar ne çare ki, küresel nizamın bizatihi dayattığı ideolojiyi, nicel performansçılığı, yarışmacı sıralamacılığı, sonuç odaklı, verimlilik odaklı işletme tarzı yönetim anlayışını, insanın özne olma iştiyakını ve ihtiyacını görmezden gelen mesleki özerkliği yok eden totaliter yaklaşımları eleştirmeyi, değiştirmeyi, sorgulamayı düşlerinde bile görmemektedir. Teknoloji çılgınlığının okullara, sınıflara, öğretim süreçlerine doluşması karşısında en ufak bir eleştirel tutum, tavır söz konusu bile olamamaktadır. Bu tuhaftan tuhaf durum karşıt kamplar için de aynı ile geçerlidir.
Bu noktada başkaca bahaneler üretmeden dürüstçe itiraf edelim ki Batı karşıtlığı ya da eleştirisi ve özgün kültür çağrılarımız olması gerektiği nitelikte samimi değildir. Batı karşısında “tekniğini alalım da kültürünü almayalım”dan bir adım öteye gidebilmiş değiliz. Zahirdeki ahvalimize bakılırsa Batındaki vücut dilimiz sanki şöyle demektedir “Batı, tam anlamıyla iyi Batı olamadı bunu biz başarabiliriz, biz daha iyi Batı oluruz”…
Dünyanın alt üst olduğu, küresel nizamın çıkarları doğrultusunda, savaşlarla, ekonomik sıkıntılarla toplumları ve ülkeleri terbiye ettiği şu dönemde bir ölüm kalım mücadelesi içinde olduğumuz aşikârdır. Bu mücadelede zaferin yolu BM’nin, UNICEF’in OECD’nin PISA’ların toplumlara dayattığı ilkeler, çerçeveler ve hedefleri benimsemekten geçmese gerektir.
Durup bir sormalıyız, eğitim bahsinde şunu ya da bunu yaparken, eğitimde ve eğitimin yönetiminde kıblemiz bellediğimiz ABD’de 1980’lerden başlamak üzere ortaya çıkan “A Nation at Risk”, “No Child Left Behind”, “The Every Student Succeeds” gibi rapor ve yasaların dediğinin dışında bir harf söyleyebildik mi? Bunları adım adım takip etmekten başka yapabildiğimiz bir reform var mı?
Sözün özü şudur ki eğitimde Türk-ce bir anlayışa ihtiyacımız vardır ve bu, küresel dayatmaları Türkçe kelimelerle tercüme etmek anlamına gelmemektedir.