Modern mekteplere gelince; Âkif, onlara eleştirel bakmaktadır. Yüksek okul, yani üniversiteler, büyük maliyetlerle inşa edilmektedir. Siyasal, Tıp, Denizcilik, Veterinerlik ve mühendislik gibi müspet bilim veren bu yüksek okullar, Mehmet Âkif’in nezdinde, çağın bilimsel yaklaşımlarını elde edemediler ve bunları öğrencilerine yeterince aktaramadılar. Bu teknik okullardan çıkan insanlarımız, istenilen bilgi gücüne sahip olmamakta ve bu bilgiyi pratiğe taşıyamamaktadırlar. Bundan dolayı Âkif, yurt dışından uzmanları çağrıldığını üzülerek bize hatırlatmaktadır. Ona göre, Avrupa’dan getirilen mühendis ve teknisyenlere ihtiyaç bitmez, köprü yapımı ve tamiri için Belçikalı mühendis, gemi yapımı ve onarımı için İngiliz uzmanları çağırırız.
İyi amma, a beyim, şöyle bakınsak, birçok,
Bir alay mekteb-i âlî denilen yerler var;
Sorunuz bunlara millet ne verir? Milyonlar.
Şu ne? Mülkiyye. Bu? Tıbbiyye. Bu? Bahriyye. O ne?
O mu? Baytar. Bu? Zirâ’at. Şu? Mühendishâne.
Çok güzel, hiçbiri hakkında sözüm yok; yalnız,
Ne yetiştirdi ki şunlar acaba? Anlatınız.
İşimiz düştü mü tersâneye, yâhud denize,
Mutlakà âdetimizdir, koşarız İngiliz’e.
Bir yıkık köprü için Belçika’dan kalfa gelir;
Hekimin hâzıkı bilmem nereden celbedilir.
Meselâ bütçe hesâbâtını yoktur çıkaran…
Hadi mâliyyeye gelsin bakalım Mösyö Loran.
Hani tezgâhlarınız nerde? Sanâyi’ nerde?
Ya Bürüksel’de, ya Berlin’de, ya Mançester’de!
Biz ne müftî, ne imam istemişiz Avrupa’dan;
Ne de ukbâda şefâ’at dileriz Rimpapa’dan.
Siz gidin bunları ıslâha bakın peyderpey;
Hocadan, medreseden vazgeçiniz, Vâlî Bey![1]
Usta tabip bulmak için arayışına girilir. Maliye ve hesap için Avrupa’dan uzmanlar, Sanayi için Batılı başkentlerden işlerinin erbabı kişiler çağrılır. Ancak, ‘biz’ der Âkif, Avrupa’dan medreselerden yetiştirdiğimiz ve beğenilmeyen müftü ve iman talebinde bulunmadık. İsteğimiz ve davet ettiğimiz alanlar, fen ve teknik alanların eğitimini almış uzmanlardır. Dolayısıyla medreselerin ıslahından önce, bu modern yüksek okulların vasıflarının ve kalitelerinin yükselttirilerek ihtiyaç duyulan zamanlarda ve sahalarda vazifelerine yerine getirecek düzeyde yetişmelerini sağlamak bir zorunluluktur.
Âkif, ülkenin marifet ve fazileti kendisinde birleştiren insanlara olan ihtiyacından bahseder. Ona göre, bilgi ve erdem konusu halledilirse, mutlu bir toplum ve devletin inşası ve ihyası gerçekleşir. Âkif’in bilgi ve erdemi birbirinden ayırmadan, iki mutlak alan olarak görmesi önemli bir husustur. Bu durum onun, pratik ve teoriyi beraber düşündüğünü göstermektedir.
“Âkif’le Âsım baş başa konuşurlar. Âsım kendini mazur gösterecek sebepleri saymak istiyor. Üstad mütecellid: ‘Milletlerin ikbâli için iki kudret lâzım: Marifet, fazilet. Evvelkisi illkin ahaliye saadet verecek bütün sebepleri taşır, sonra öbürü gelerek, o birikmiş duran sebepleri memleketin yüksek hayır ve menfaatine tahsis ve sarfeder. Marifetsiz bir millet yalnız faziletle yükselemez; zaafa düşer. Bünyesine iptidailiğe mahsus serseri bir sükûn çöker. Farzedelim ki marifet var da fazilet yok. Bu sınırsız bir felakettir.”[2] Bu ifadeler Hasan Basri Çantay’ın, tüm samimiyetiyle bağlı olduğu üstadı Mehmet Âkif’in şu şiirinin izahıdır:
Marifet bir de fazilet… İki kudret lazım.
Marifet ilkin ahaliye saadet verecek
Bütün esbabı taşır; sonra fazilet gelerek,
O birikmiş esbabı alır, memleketin
Hayr-ı ilasına tahsis ile sarf etmek için
Marifet kudreti olmazsa bir ümmette eğer,
Tek faziletle teâlî edemez, za’fa düşer
İptidaîliğe mahsus olan avare sükûn,
Çöker âsâbına. Artık o da bundan memnun! [3]
Bilginin var olup, erdemin olmamasında, Mehmet Âkif için, birtakım sorunlar ortaya çıkar. O, fazilet üzerine kurulan bir millet olduğumuzu hatırlatır. Ancak bu erdemli toplum, son üç asırdır, ilimden kopmuştur.
Marifet farz edelim, var da, fazilet mefkûd,
Bir felaket ki cemaatler için, nâ-mahdûd.
Beşerin ruhunu temsîm edecek karha budur;
Ne musibettir o, tâûnlara rahmet okutur!
Bizler, edvâr- faziletleri cidden parlak,
Bir büyük milletin evladıyız, oğlum ancak
O fazilet, son üç asrın yürüyen ilmiyle,[4]
Son yüzyıllarda medeniyetimizde erdem ile bilim/bilgi beraber olarak devam etmedi. Bu durum da milletin cehalet, bidat ve hurafeler içerisinde kalmasına sebep oldu. Millî bünyeyi harap etti, düşüş, durav klama ve gerilemeye sebep oldu. O hale geldik ki, Batı’nın emrine girdik, onlara mahkûm olduk.
[1] Mehmet Âkif, Safahat, Altıncı Kitap, Âsım, 392-393.
[2] Hasan Basri Çantay, Âkifnâme Mehmed Âkif, İstanbul 2008, 257.
[3] Mehmet Âkif, Safahat, Altıncı Kitap, Âsım, 442.
[4] Mehmet Âkif, Safahat, Altıncı Kitap, Âsım, 442.