eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Eda TOSUN

Deneme ve hikâye yazarı. Yaşamak ve yaşatmak için insana ve insanca olana pencereler açarak yazıyor.

    Kötülük, iyilik görsün!

    Kırılan bir şeyler vardı. İlk göze çarpan ayağı. Haliyle kanepe düz durmuyordu. Süngerleri görünüyor, kenarında da pas lekesi, yani baktığımızda çirkin bir görüntüye sahipti. Kumaşı da oldukça kirliydi. Komşumuz Hasan amca onu atmaya karar vermiş olacak ki, kapının önüne bırakıp tam içeri gireceği sırada babam seslendi: 

    “Atıyorsan alabilir miyim?” 

    Hasan amca: “Senin şu terasta ki kiremitler karşılığında al götür.” Demişti. Zeki adamdı Hasan amca. Kurtulmak için kapı önüne attığı kanepesine karşılık yaklaşık otuz kiremit almıştı. Zor zahmet bahçeye taşımıştık. Herkes sedir yapacağını düşünüyordu ama babam kanepenin iskeletini ortaya çıkarıp, beş raf ekleyip sonra onu bir güzel zımparalayıp mavi renge boyandığında muhteşem bir kitaplık oldu diye düşündüm ki, “hadi kızım getir şu annenin çiçeklerini diz bu raflara” diyene kadar. Kalan parçaları da, odunluktan getirdiği tahtalarla birleştirip yanına bir küçük masa yapmıştı. Üzerine çiçekli desenleri olan muşambayı sermiştik. 

    Hasan amcayı bahçede çay içmeye davet etmişti babam. Bu güzelliği ondan biliyor, minnet bile duymuştu. Hasan amca bahçeye geldiğinde gözlerine inanamadı. Babam: “hanımı da al gel akşamları, bahar da geldi ya şimdi bu çiçek kokularının arasında güzel çay içilir.” 

    Hasan amcaya göre artık o bir çöptü, işe yaramaz odun yığını, belki birisi kırıp sobada yakar diye düşünmüş olduğu kanepe muhteşem bir görsel sanat eseri gibi duruyordu karşısında. Elini babamın omzuna koyup: 

    “Demek ki benim çöp diye gördüğüm, senin gözünde bir bahçeden ibaretmiş. Ya o kiremitler vardı ya, vermesen de olur.” 

    Her değişim daima başka değişimlere ihtiyaç gösterir.

    Niccola Machieavelli

    Hâlbuki babamın zekası da onun artık kullanılmaz bir kanepe olduğunu gösteriyordu. Zeka böyle bir şey değil midir zaten. Etrafımızda gelişen olayları anlamamızı sağlar. İnsanlar bizi kandırır, yalan söyler, tuzaklar, hileler kurabilir. Sevgileri sahte, dostlukları yapay olabilir ve işte bunu da anlamamızı sağlayan zekadır. Zekamız ile yaptığımız yolculuk sayesinde bize bunları niçin ve hangi nedenlere bağlı olduğunu anlarız. Mantığımız bize çeşitli seçenekler sunar. Tamam bir haksızlığa uğramış olabiliriz ama bundan sonra ne yapacağız peki? 

    Babamın “duygusal” zekası sayesinde, atılıp yok olmaya yüz tutmuş kanepenin bahçede duruşunu hatırlayalım. Dönüşümün başladığı yer, görünürde evet bu böyle ama! 

    İhtimalleri çoğaltmak için önce duygusal zekanın devreye girmesi gerekir. Tek başına zekâ, karşılığında kiremit sahibi de yapabilir. Bu kötü bir şey de değildir. Yeterki hesabını yaptığımız hiç bir şey, başkasına zarar vermesin. 

    Duygusal zekanın kârlı ve konforlu tarafı şudur, onun bir intikam odası, 

    “ben ondan daha fazla nasıl zarar veririm” mutfağı, 

    “canını nasıl yakarım” salonu, 

    “nasıl kaybeder” 

    “nerden vururum”

    neresidir en hassas olduğu konu”

    “rezil etmenin lavabosu”

    “alemlere duyurmanın bahçesi” “yaptıkları kötülükleri iade etmenin yolları” yoktur. 

    İnsanın gönül evi temiz olursa, kir kendine nasıl yer bulacak? Sonuçta herkes kendine benzeyenin yanında kalacak. 

    Annem bir gün kurabiye hamurunu yaparken şöyle söylemişti: 

    “Bak işte insanlar da bu hamur gibidir. Böyle yapışkandır. İyilikler gibi kötülükleri de bulaşır. Senin yapman gereken, sabrına biraz un katıp, erdeminle yoğurup, dürüstlüğün ile fırına koyup, pembeleşinceye kadar pişirmendir.” 

    Halk arasında “ezik” bir kişilik yahut sürekli kaybeden, hakkını savunmayan birisi gibi görünüyor olabiliriz. Güçsüz, aciz zannederler. Kötülüğe karşı kötülükle cevap vermeyenlere giydirilen elbiselerin kumaşı bunlar olduğunu biliyorum ama şunu da çok iyi biliyorum ki, ilahi adaletin terazisi, yüce gönüllü insanlar için asla şaşmaz! Kimseyle savaşmıyor olmaları onları güçsüz değil, yapılan haksızlıkları, kötülükleri kendilerine iade etme şeklidir. Bu onlara ulaştığında ise, değişime neden, bir sebep bile doğurabilir. Hiç bir şey olmamış olduğunu düşünelim, onlara benzemiyor olmak, kendimize de saygımız olduğunu gösterir. Kötülüğün hayat bulması için, karşısında erdemli bir davranış gerektirir. İyiliğe iyilik mi? Bugün herkes yapabilir ve bu çok sıradışı bir durum da değildir. Asıl harikulade, muhteşem olan, kötülüğe karşı iyiliktir. 

    Daha mı kötü?

    Daha mı bencil ?

    Daha mı duyarsız?

    Daha mı vicdansız?

    Daha mı öfkeli?

    Bizler seçimlerimizin ta kendisiyiz. Atifet insanın en yüksek mertebesidir. 

    Geçen akşam sohbet ederken komşularla, şu güzel diyaloğu tekrar anlattı Kehribar abla. Sever öyle hikmet dolu, nasihat dolu hikâyeleri. Ramazan akşamları onunla başka güzeldir. 

    “Bir gün suya düşmüş bir akrebi kurtarırken akrep bunu sokar. Bu tekrardan kurtarmak için elini uzatır akrep yine sokar. Köylüye sorarlar:

    “Yahu Baba Erenler iyilik yaptığın halde sana zarar verene niye yardım edersin”. 

    Hoca durur mu yapıştırır cevabı: “Onun fıtratında sokmak var benim fıtratımda da merhamet ve yardım etmek var.”

    Bizde ne var sevgili dostlar?

    Biz o güzelliklere bakalım. 

    Kötülük karşısında iyilik yapma gücümüz var, adaletsizlik karşısında adaletli olma, hırsıza, dolandırıcılara karşı bağış ve yardımlarda bulunma, saygısız ve sevgisizlik karşısında saygılı, sevgi dolu olma gücümüz var. 

    Var olduğunu ve bunu her şeye rağmen ortaya koyup yoluna devam edenler, duygusal zekasını ön safta tutanlardır. 

    Baharın göz kırptığı şu günlerde akşam yürüyüşlerine çıkıyoruz Kevser ablayla. Güzeldir sohbeti. Sıkı da bir okur aynı zamanda. Dedi ki:

    Okuduğum çoğu kitaplarda şu cümleyle karşılaşıyorum: “Yazıyorum çünkü bir iz bırakmak istiyorum benden sonra ya. Biliyor musun Eda ben tam olarak bu sözleri bir kitap yazmaya bağlamıyorum. Anne ve babanın çocuğuna iyiliğe ve kötülüğe karşı nasıl davranması gerektiğini anlatabilmesi, anlattığını da uyguluyor olması, bu da kalıcı bir iz. İz bırakmak için kitap yazmayın demiyorum ama iz biraz da kötülük karşısında iyiliği öne çıkaran iyi  çocuklar yetiştirmek değil midir? Bu kadar kişisel gelişim kitapları, eğitici çocuk kitaplarına rağmen oldukça gergin, öfkeli çocuklar. Bence onların duygusal zekalarını harekete geçirecek ebeveynlere ihtiyacı var.” 

    Kevser ablanın bu sözleri Cengiz Erşahin’in şu sözlerini getirdi aklıma.

    “Kurşunkalem gibiyiz, her fırsatta izimizi bırakabiliriz. Yaşamda var oluş nedenimiz budur, izimizi bırakmak. Belki küçük bir yolda, belki birlikte olduğumuz insanlarda, belki yetiştirdiğimiz insanlarda, ama kesinlikle arkamızda iz bırakmaya çabalamalıyız.” 

    Eda Tosun

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    1. Alânur Arıtı dedi ki:

      Güzel yüreğine emeğine sağlık çağımızın en büyük sorunu evlatlarimiza ve dünyamıza bırakacağımız en değerli anlatılacak kıymetli yazınıza teşekkür ederiz canım kardeşim

      1. Eda Tosun dedi ki:

        Kardeş canım, çok teşekkür ederim Değer katan, kıymet veren senin de gönlüne sağlık. Eksilme…