İki dalın arasına kurulan salıncakta gidip gelmiş ruhumuz. Yeşili zimmetlenmiş ağrılar bir tüy kadar hafif, bir yaprak kadar içli ve nahif. Gözlerini kundağa sarmaya çalışırken kirpikler, düşlerin arasından toprağa düşüyor, anasından kalma süt dişler. Rüyalar seni görüyordu gözleri açıkken. Yuvasına dönen karıncalara su veriyorlar, eşikte annesini, babasını beklerken. Yamalarla dolu...
Kırılan bir şeyler vardı. İlk göze çarpan ayağı. Haliyle kanepe düz durmuyordu. Süngerleri görünüyor, kenarında da pas lekesi, yani baktığımızda çirkin bir görüntüye sahipti. Kumaşı da oldukça kirliydi. Komşumuz Hasan amca onu atmaya karar vermiş olacak ki, kapının önüne bırakıp tam içeri gireceği sırada babam seslendi: “Atıyorsan alabilir miyim?” Hasan...
Sobanın yanında hep bir minder olurdu. Annem birazdan oturacak diye beklediğim o minderin huzura eşlik ettiğini, üzerindeki çiçeklerin ruhumda yaşattığı dinginliği arayacak günlerin geleceğini söylemediler ki. Annemin her zaman bir işi olurdu. Oturduğu zamanlar ise ben uyuyor olurdum. Günün yorgunluğundan bitkin düşsek bile yatağımıza, hafiften yağan yağmurun rahmeti dolardı odaya....
Her akşam saat altıda evine gelen komşumuz İsmet amcayı, pencere önünde beklerdi babam. Canım sıkıldı der pencere önüne annemin diktiği minderi koyar, dirseklerini de onun üzerine, gelene geçene bakar, şimdi geçer İsmet amcan derdi. Hava soğuk olunca annem kızardı:”bey şu pencereyi kapat soğudu içerisi.” Ya hanım iki cümle edip kapatırım...
Hulusi amcam sevilmeyecek adam değildi. Fakat her geçen gün yeni bir kafes satın alıyordu kendisine. Karşılığında bitmek bilmeyen sevgiyi, heyecanlı kalp atışını, bazen gözlerindeki ışığı, dilinden dökülecek şahane fikirleri veriyordu. Her kafes onu daha da olduğu yere çakıyor, sabit fikirlere bağlanıp kalıyordu. Tane tane konuşmaya başlasalar onunla, bu onu daha...