İki dalın arasına kurulan salıncakta gidip gelmiş ruhumuz. Yeşili zimmetlenmiş ağrılar bir tüy kadar hafif, bir yaprak kadar içli ve nahif. Gözlerini kundağa sarmaya çalışırken kirpikler, düşlerin arasından toprağa düşüyor, anasından kalma süt dişler. Rüyalar seni görüyordu gözleri açıkken. Yuvasına dönen karıncalara su veriyorlar, eşikte annesini, babasını beklerken. Yamalarla dolu bir şehrin desenleri arasında, bir mekân ararken kalıyorlar seyircinin ortasında. Sahnesini maviye boyayan kalpler de olmasa, keserdi şah damarını, onurlu yaşamak kadar önemlidir, onurlu ölümle anılıyor olmakta…
Limonlu çay severlerin, limon ağacı neden yoktu acaba? Bıçağı da vardı, kılıcı ve dâhi üzerine dökecek betonu da. Yükselen duvarlardan sıyrılıp kaçıp kurtulmak için ağaçlara sarılan insanlar da olmasa, kış hiç bitmeyecek aslında. Sesinin değdiği yerlere dolunay eşlik etmiş, çiçekler izah ediyor bunu da. İlk arkadaşın kimdi? İlk kapısını çaldığın, ilk susadım dediğin yer, sonra ilk aşık olduğun belki de. Bin bir gece masallarına inanmaya devam eden umutlu kumrulara rastlamak için mi yapıldı çift şeritli duygular?
Kaybolan, kırılan, bin parçaya bölünen aynalar, yüreğin kadar konuş dese, susturamaz çöle yağan yağmurlar. Her insan yaşadığı şehre benzer diyenler ne kadar da haklılar! Buzu eritecek çözümler bulmuşlar. Ninem tuzla eritirdi ama o kadar yağmış ki kar, şeker döküp reçel yapmayı öğrenmiş insanlar. Onlar daha mı akıllı? İşlerine geldiği kadar.
Kar değil de, keşke zeytin yağsaydı, bazı güzel şeyler ölünceye kadar sürerdi. Ve hatta duygular, zira havada durduğu süre kadar var. Kar toprağa düşünce kökü mü var? Ama zeytin ağaçları karada da, suda da var. Nereden geldi konu buraya kadar! Hatırladım evet cennet ve cehennem arasında bırakılmış dağ gibi düşünceler, duygular…
Haşhaş toplarken gözlerime dokundu bulutlar. Gelincik sandığım için kendimi affetmedim gelene kadar. Mendilim kurumayacak bundan sonra fakat, zehir içine dolduğunda anlaşılacak. Şuraya bir çukur kazıp, yara bandı bağlayıp etrafına, üzerine de “basmayın” mı yazsak? Gülüşümü alıp şu akan dereye doğru bir şiir yazıp bıraksam, düş kırıklığına uğrayacak. Bastığım taşlardan hangisi kalbine benziyor bilmiyorum ama hak verin bana da, bir birinden farkı yok! Bana neden “gel” demişti öyleyse? Kaldı ki eminim cenazesi kalabalık olacak. Suyun yüzüne çıkan yüzlere kaç Fatiha okunacak? Su kuyusundan gelen sesleri hep yanlış anlamışım. Ben sandım ki, dağ bayır, ot böcek kuşlar bizimle aynı dili konuşacak…
Canı sağ olsun gölde nefes alan kurbağalar dahil, canlılar ve dâhi cansız olduğu zannedilen her şey. İnsan şimdi var, birazdan bavuluna göğsünden kopanları da basıp, kırık kaburgasına sığınır. Mısır tarlasını patlatacak değil ya martılar! Çivisi çıkınca, duvarda bir iz kalır diye ağlıyor. Çünkü her evin bacasından duman tütmüyor. Bak işte senin de bir kalbin var ama! Yanmıyor.
Yanan bir çaputa bağlanan her umudun, binlerce çiçekli yolu var. Üzüm bağından geçmese ne çıkar! Sarhoş olmak için sevdalanmadım, başım çimene ne zaman değse, çift taraflı bahtiyar. Kilimlere dokunmuş ellerin, dünyaya anlatacaklarına hazır mısın? Hüzün utangaç bu aralar. Annesine bir adım daha yaklaşan her çocuğun yanaklarını kıskanır kuşlar.Eğer bir şehirde yaşayan anneniz varsa, o şehir memleket kokar. Aksi halde nereye giderseniz gidin, mültecidir pencereler, kapılar. Ufacık bir esinti de pencerenin camları kırılır, kilit tutmaz kapılar.
Eda Tosun