Her akşam saat altıda evine gelen komşumuz İsmet amcayı, pencere önünde beklerdi babam. Canım sıkıldı der pencere önüne annemin diktiği minderi koyar, dirseklerini de onun üzerine, gelene geçene bakar, şimdi geçer İsmet amcan derdi. Hava soğuk olunca annem kızardı:”bey şu pencereyi kapat soğudu içerisi.” Ya hanım iki cümle edip kapatırım acele etme.Derdi babam da. Babam sert ve asık suratlı olsa da, komşularına tam tersiydi. Güler yüzlü esprili birisiydi. İsmet abi kapısının önünde, babam pencerede, birazdan kapatacağım dediği pencere en az yarım saat açık kalırdı. Astım hastalığı onu makinaya bağlamış olmasaydı, kesin soluğunu kapıda alıp vermek için koşardı. İnsan nefesinin güzelliğini dostlarının, sevdiklerinin yanında daha çok hissediyor galiba…
“dostluğun karşılıklı yakınlığında kendisini dinlendirmeyen insan için yaşam, yaşam mıdır?”
Annem de bazen evde ki işlerin yoğunluğundan ötürü yorgunluğu, beş çocuğun şamatası, gürültüsü derken, “bir ayak Mükerrem teyzenizin yanına gidiyorum.” Derdi. Bazen de, “bir adım Hasibe nineye bakıp gelcem.” Yahut, “ Selver ablanıza bir koşu gideyim.” Bu gidişler bir nehir, kimisi deniz kenarıydı. Herkesin o kenarına ihtiyacı vardı. Birileri bahçede olurdu birileri pencere önünde. En uzun ve samimi sohbetler çeşmenin başında, kapı önlerinde mesela. Su taşardı kovadan da varılmazdı farkına. İnsanın insana çarptığı günlerde de bir çok sıkıntılar vardı. Maddi manevi. Ve fakat içinde ki sıkıntıyı, o içinde bulunduğu ruh hâlini paylaşınca, içerisi dumanla dolu odanın penceresini açmak gibiydi adeta. Hafize teyzenin bir sözü vardı: “hiç bir şey için olmasa da, gördüğün korkulu rüyaları anlatmak istersin bir komşuna, dostlarına.”
Şimdi duman yok sadece, kurum bağlıyor bazı insan yanlarımız. Karartıdan kendimizi bile göremiyoruz. Yalnız içilen kahveleri paylaşıyoruz sosyal medyada. Bitişik binada ki komşumuzu wasap hikâyesinde görüyoruz. Bir taraftan görünür olmaya çalışıyor, diğer taraftan duvarları yüksek ilişkilere her gün bir tuğla daha koyuyoruz. Akrabaların en özel günlerini bile, sosyal medyadan öğreniyor, bu çok normalmiş gibi de tebrik ediyoruz. İnsan insanın gözüne, insan insanın sözüne, insan insanın gönlüne dokunmadan nasıl da yalnız ölüyoruz…
“dostluk, geleceğe dair bir umut ışığı yakar, ruhun zayıflamasına ve kendini kaybetmesine engel olur.”
Hayatta öyle şeyler oluyor ki, bazılarına geç kaldığımızı anlamış olmanın da ne kadar geç olduğuna oturup bir güzel ağlamak yerine, geç kalmamak bizim elimizde. Babam telekomda çalıştığı için ilk bizim evimize gelmişti telefon. Ama yine de sevmezdik ahizeyle uzun uzun konuşmayı, yahut buna gerek görmezdik. Telefon çalmasa unuturduk oracıkta var olduğunu. Komşuyu çaya davet ederken, camdan cama, balkondan balkona seslenirdik. Cep telefonları sonradan dahil oldu. Onu da çok doğru kullanmadığımız ortada. Tel örgüler gibi girdi aramıza. Gün geçmiyor ki bir daha örülüyor, harcı karıyoruz da, yıkılması gereken uzaklığa. Hâlbuki insan, eş dost akrabalar, dostlarıyla sosyal bütünlük içinde, gerçekliğimiz çıkar açığa. Varlık o zaman kendisine ait yeri belirlemiş olacaktır. Yarın öldüğü haberi üç gün belki konuşulacak. Adı soyadı silinecek tüm kayıtlardan. Sonrası ne yaşadı ne yaşamış kimin umrunda? Kalplerinde bir serinlik, bir sözüyle gönlünde var etmiş, bakışıyla huzur, yanında derdini dinlerken, sevincine ortak olurken kimlerin elini tutup, gözlerine dokunduysa, onların dışında kim anacak beni, seni bizi?
“Her ölüm bizden bir şey alır götürür derler ya. Sanmam! Her ölüm galiba gidenlerden bir şeyler bırakıyor.” demiş Kemal Tahir romanında. Bu satırları okurken doktorların, son günlerini, son saatlerini yaşamakta olan hastaların yakınlarına söylediği cümle geldi aklıma:
“Her şeye hazırlıklı olun.”
Dostlarımız nasıl olsa orada rahatlığı, rahatsız etmeli aslında.
Annem: “her insan bir kavanozdur derdi. Kimi erken biter, kiminin kapağı tez bozulur, bir bakarsın düşüp kırılır, bazısı çatlak bile olsa biraz daha ömrü uzar. Cam gibi davranmak gerekir insana.”
Camın ömrü vefatından sonra da uzayabilir ama bunu kim nereden nasıl bilecek!? Bundan emin değilim de, hayatta iken dostlarımıza bir ayak, bir nefes, bir koşu, birler çoğalırsa, gönül evimizin dumanı da dağılır, kuşlara su olur, geyiklere yol, ağacın içine bir orman daha kurulur…
“Kimseye ihtiyacım yok” işte bu iddiadan muhakkak vurulur her insan. Dostlarımıza ihtiyacımız var, onların da bize. Teknoloji çağına, dijital ortamların kursağına kurban verdiğimiz kişiler dostlarımız olmasın. Öyle bir an olur ki, sadece onun eline muhtaç olur omzumuz. Başımız o dostu arar. Yastık batar, yorgan da. Kalkıp gitmek istesek, o güçte bitmiş olur. Dosta giden yola çıkmak için, doğrulup ayağa kalkamayız sonra. Canımız sağ iken dostlarımızı, yakınlarımızı ziyaret edelim. Toplumsal hafızayı güçlendirmeliyiz. Kendi köşelerinde, köşeleri batarak can yakıcı, korkuları, endişeleri çoğaltıcı ve en acısı da, tüm bunları ustaca kapatmayı başarmakla övünüyoruz. Oysa ki kıymıklar zamanla kanama açar. Pansuman olup iyileşecekken, ameliyata kadar giden yolda, o yol yoldaşsız nasıl ilerler? Evet anneme katılıyorum, hepimizin ömrü kavanoz kadardır. Çoğunlukla unutulacaklar arasında yerimiz daha geniştir. Ama içinde neler olduğunu unutmayacak ve unutulmayacak şeyler de vardır. İşte onları da dostlarımızdan tanır, onlardan biliriz…
Şöyle bir soru okumuştum: ”mümkün olsaydı da bir tanrı bizi şu insan kalabalığından çıkarıp sessiz bir yere koysaydı ve orada doğanın gerekli kıldığı her şeyi topluca ve bol bol verseydi, ama insanı görme olanağından tümüyle mahrum bıraksaydı, ıssızlık bütün hazların meyvesini çalmışken, kim böyle bir yaşama katlanabilecek kadar katı yürekli olabilirdi? ”
Bugün değilse yarın diyelim mi:
“Geldim! Çay içer miyiz?”
Eda Tosun
Bu yazının üzerine, şekersiz çay iyi gider doğrusu. Büyük bardakta ve cam olsun lütfen
Çok teşekkür ederim hocam. Onurlandırdınız. Saygılarımı selamlarımı sunuyorum.
Çok teşekkür ederim efendim. Var olasınız.
Eda Tosun kardeşim, öncelikle sizi can-ı gönülden tebrik ediyorum.
Vücudunuzdan sağlık – afiyet, yüreğinizden muhabbet ve kaleminizden mürekkep hiç bitmesin.
Yazınızı bir kaç defa okudum. Rahmetli anacığımın bir koşuda komşularına gidip gelmesi gibi ben de bir koşuda çocukluğuma gidip geldim… Eyvallah.
34 yıllık öğretmenim.
Özellikle kültürümüz ve gelenek göreneklerimizle ilgili çalışmalar yapıyorum.
Yazınızda bahsettiğiniz konular başta olmak üzere gün geçmiyor ki hayatımızın her alanında irtifa kaybetmeyelim. Her gelen yılda kadim kültürümüzün gözlerimin önünde yok olmasını nemli gözlerle izliyorum…
Rabbimden duam odur ki sizler gibi duyarlı ve hassas kişilerin sayısını arttırsın.
Çok teşekkür ederim hocam. Göz nurunuza sağlık. Onurlandırdınız. Ömrünüze, gönlünüze bereket. Var olasınız.
Asıl gönlüne sağlık unutulmaya yüz tutmuş kıymetli yaşanmışlıklarımızı hatirlattin ..ah eski günler kelamina sağlık teşekkürler Kardeş canım
Kıymetli kardeş canım Çok teşekkür ederim. Varlığını seviyorum. Göz nuruna sağlık. Eksilme…
Kıymetli Yazarım, büyük bir zevkle okudum güzel yazınızı. Günümüzün adeta kronik hastalığı olan yüz yüze iletişimsizlik; ancak bu kadar güzel, akıcı ve açık bir şekilde dile getirilirdi.
Kaleminize sağlık…
Çok teşekkür ederim. Okumaya değer bulmanız ve anlandıran yorumunuz için de. Eksik olmayın.