eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Eda TOSUN

Deneme ve hikâye yazarı. Yaşamak ve yaşatmak için insana ve insanca olana pencereler açarak yazıyor.

    Tanıdık geldi değil mi?

    Çok sevdiğiniz birisini kaybedince, eksiliyor insan haliyle. Annemi kaybettiğimde küçüktüm. Neyi kaybettiğimi zamanla fark ettim. Yüzümün yarısını kaybettim. An oldu ellerimi, bazı zamanlar da ayaklarım yoktu. Öyle anlar da oldu ki, başımda bir tel saç yoktu. Annesi ölen her çocuk, biraz kel, biraz da hırçın oluyor galiba. Tutturmuştum o gün, herkes gitsin evimizden, anne sen gel. Turgut Uyar gelir aklıma:

    “Kalbim koskoca bir yaz bitti kalbim aklımdan neler geçirdim olmadı ben anamı isterim”

    •  

    Babam vefat ettiğinde ise, kırıldım. Diz kapağımdan önce. Sonra ayak bileklerimden. Babamın ölümü, kırıklardan anlaşılır oldu. Kalkıp gidemediğim de, yıldızlar cam gibi sağlanmıştı sanki bel kemiğime. Artık musallaydı menzil. Yirmi yıllık komşularım da çok durmadı sonra. Onları da kaybettim zamanla. Kimisi hastalık, kimi corona illetinden kimilerini basit nedenlerle. Ecelin bahanesi mi yok!?

    Eksikler o kadar çoktu ki, bir ev yapmıştım kendime. Çatısından su damlıyor, penceresinden rüzgâr, kapısından soğuk giriyordu. Vefayı, merhameti, vicdanı, sevgiyi saygıyı da alıp yanlarına gitmişlerdi. Bu yüzden belki de söze “eskiden” diyerek başlıyoruz. Susup bir kenara çekilmekten başka çaremiz yokmuş gibi. O zaman şu köpeklere, kedilere mama verip, kimse beni görmeden sıvışıp gideyim evime. Ama o da ne! Karşı apartmandan bir cenaze çıkarılıyor. Yüzüne çekilmiş beyaz örtü olmasa, yaşıyor diyeceğim de! Ambulans gidince komşular toplanmaya başladı. Üç aydır ölü mü evinde! Bir ceset kokusu etrafında mı toplanacaktık bizler? Bu korkunç bir şey!

    İki eli hamurda olan koşmalara, yetişmelere, yetmelere ne oldu? Şu gelen o galiba!

    Yan komşu Asiye. Ne güzel bir öğretmen diye başladı söze. Sevindim cümle böyle başlayınca. Ben tanıştırdım onu Esra’yla. Komşu kızı Esra öğretmen, öğretmenler günü için bana sordular. Ne alalım? Ne sever? Diye. Kahve makinası alabilirsiniz demiştim. Az önce öğrendim Asiye‘den. Kahve makinasını kabul etmiş etmesine ama! Yetim bir kızın çeyizine hediye vermiş sonradan. Çok tanıdık gelmişti bu davranış. Demek ki o kadar eskiye gitmemek lazım. O kadarını da alıp gitmiyor demek ki her ölen…

    Cuma günlerini seviyorum. Oğlumun cumaya gitmek için odasına verdiği tatlı telaşı seviyorum belki de. Kişisel temizlik, bakımını yaptıktan sonra, ütüleyip eline veriyorum beyaz çoraplarını da. Gelince bu defa ben sormadan kendisi başladı anlatmaya:

    “Hocayı sevdim anne. Mahallemizde öksüz iki kardeş varmış. Annesi temizliğe gidiyormuş ama bir süredir hastalanmış. İki aydır kirayı ödeyememiş. Onun için para toplandı camide. Kendi mahallesinde kimin neye ihtiyacı olduğunu biliyor olması çok hoşuma gitti anne.”

    Tanıdık bir şeylere rastlamak güven veriyor, umut veriyor insana. Eksiklere, yokluklara, ve kırıklara da bir nebze çare. Hepimiz tanıdık yüzler aramıyor muyuz? Yüz de değil sadece. Tanıdık bir söz, tanıdık bir ses, bir dokunuş, bir davranış, tanıdık olmaz olur mu? Hastanede sırasını beklerken babam, yanındakine sormuştu, nerelisin diye. Adam cevap verdikçe soruları çoğalıyordu. Hayatında ilk defa gördüğü birisinde, kendiyle karşılaşmak istiyor belki de. Kesin bizden birisidir! Kesin karşılaştık diyordu bir yerde. Haksız da değildi aslında. Benzeriz bizler birbirimize. Yeter ki fesleğenin kokusuna benzeyenlerin peşinde olalım. İyilikle dokununca etrafa yayılan.

    Gözleri mavi renkli olan sınıf arkadaşım Güzide’nin, her şeyi renkli gördüğünü zannederdim. Kırmızı güle aynı anda kırmızı dediğimiz o ana kadar. Evlerini kiraya verip buradan taşınalı epey olmuştu. Eşiyle birlikte geçiyorlar bizim sokaktan. Geri mi geleceksiniz yoksa? Sevinirim buna. Hayır hayır, kirayı vermeye uğradık dediler. İyi ama ev sizin, kira almanız gerekmiyor mu?

    “Kira alıyoruz ama bahçede dut ağacı, bir kaç çiçek ve terasta asma ağacı var. Baktık ki bırakmadılar kurumasına. Onları suluyorlar, budanıyor, toprağı değişiyor ve en önemlisi de evime iyi bakıyorlar. Bizde senede iki kere kira bedeli kadar biz onlara ödüyoruz.”

    Gözleri mavi olduğu için renkli görmüyor ama o gün anladım ki, gönül gözü oldukça renkli.

    Tanıdık geldi değil mi?

    Topyekûn bir seferberlik başlatmak için bir dut ağacı yetiyor bazen. Her insan bir ağaç aslında. Her insan biraz Halil İbrahim sofrası. Bir beşik hepimiz sallıyoruz, büyüdü mü dersiniz? Uyandırsak mı onu da? Tanıdık ebeler her tarafta. Yeter ki tanıdık duygular, düşünceler doğuralım. Dünyaya gelen yabancı sanmasın bize bakınca. Her güzel şeyin eskide kaldığını söyleyerek, tanıdıkların dirsekleri çürüdü, bekliyorlar ha geldi ha gelecek! Ağaçların dallarını inleten nağme, sadece kuşlara zarar vermiyor. Tanıdıklarını görmeyince, ne heves, ne sevinç, ne birlik beraberlik doğar. Yabancılar pazarından ne işimiz var? Babamın güzel bir sözü vardı:

    “Bize bakan öze akar.”

    Eda Tosun

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.