“Filân kelime Arapca, filân Lâtince, Acemce, yahut Rumca diye bir mesele yoktur. Mesele, muhtaç olduğumuz kelimeleri nerede bulursak hemen benimseyip üzerlerine millî hançere damgasını vurabilmekte…Yok eğer eskiden yapıldığı gibi, dilimize yabancı dil aşılarını bütün kanunları ve asıllarıyla tatbik edersek lisanımız o lisanın sömürgesi olur.” (Necip Fazıl Kısakürek, Çerçeve, 1940, s. 83)
Bazen bir kelime duyarsınız, kulağınıza tanıdık gelse de içinizde bir yabancılık hissi bırakır. Sanki geldiği yer belli, ama ait olduğu yer belli değildir. Türkçe’ye yabancı dillerden gelen pek çok sözcük böyledir: Gelip yerleşmişlerdir ama her zaman aidiyet hissettirmezler. Kimileri onları bir tehdit gibi görür, kimileri ise bir zenginlik. Oysa belki de mesele, bu misafirlerin gelişinde değil, ağırlanışlarındadır.
Türkçe, tarih boyunca bir kaç dilin misafir olduğu bir güzergah olmuştur. Arapça’dan Farsça’ya; Fransızca’dan İngilizce’ye uzanan bu kelime göçü, bir yandan Türkçe’ye yeni fikirler ve kavramlar getirirken, bir yandan da ister istemez onda bazı dönüşümlere neden olmuştur. Üstelik bu dönüşüm, her zaman aynı ölçüdeki bir anlayışla karşılanmamıştır.
Düşünelim bir; Fuzûlî’nin dizelerinde “cemal” demek, sadece “güzellik” değildi; onda bir bakışın, bir anlamın, hatta bir hissin yansıması vardı. Hem fizikî hem de manevî olgunluğu işaret ediyordu. Bu kelimeyle birlikte gelen medenî bakış açısı, Türkçe’nin edebî söylemine anlamlı bir derinlik katmıştı. Öte yandan “âlem” kelimesi, “dünya”dan çok geniş bir anlam alanını kapsıyordu. Görüldüğü gibi misafir kelimeleri sadece bir kelime aktarımı değil, bir düşünce nakli; bir fikir taşıyıcısıdır.
Bugün ise “platform”, “online”, “download” gibi kelimelerle iç içe yaşıyoruz. Fakat insan sormadan edemiyor: Bu sözcükler bizi daha mı anlaşılır kılıyor? Yoksa kendi özümüzle aramıza mesafe mi koyuyor? Dildeki bu yabancılaşma, bazen anlam aktarımında bir bulanıklık yaratmıyor mu?
Dil, elbette canlı bir varlıktır, değişir, dönüşür. Ama canlı her şey gibi, onun da sağlıklı gelişimi için bir dengeye ihtiyacı var. Yabancı kelimelere kapıyı kapatmak çözüm değildir; çünkü dışa kapanan bir dil, durağanlaşır. Fakat kapıyı ardına kadar açmak da dilin ruhunu silikleştirir. O halde çözüm, ölçülü misafirperverliktir: Gelen her kelimeye bir anlam, bir işlev sorulmalı; sadece moda olduğu için değil, gerçekten gerekli olduğu için dile alınmalıdır.
Ben Türkçe’yi bir ev gibi düşünürüm ben. İçi tarihinin sesiyle, duvarları halkının hikâyeleriyle, bahçesi şairlerinin şiirleriyle dolu bu evin kapısı da var, penceresi de. Bazen yeni bir misafir gelir, beraberinde bir fikir taşır. Onu buyur ederiz. Ama evin havasını değiştirmemesi, duvarlarını yıkmaması şartıyla… Çünkü bu ev bizim. Bu dil bizim.
Ve her sözcük, yerli ya da yabancı, bu evde bir yer bulduğunda, ancak gerçek bir kelime olur. İşte o zaman, Türkçe’nin zenginliği artar. Ve belki o zaman sadece konuşmakla kalmaz, birbirimizi daha iyi anlayabiliriz.
Üstad Necip Fazıl’ı, vefatının 42. yıldönümünde rahmetle anıyorum..
Hocam teşekkürler. Takip ediyor ve daha sık yazılarınızı muntazırırz