Yazmak, her ilim sahibi için tabiî bir istihsal aracıdır. Bilgi, düşünce ve müktesebat, sözlü olarak panel, sempozyum, seminer toplantıları gibi farklı mecralarda paylaşılabilir olsa da bu tür sözlü aktarımlarda, bilgi ve fikirler zaman ve zeminle sınırlandırılmış olacakları için etkisi çoğu zaman anlık ve de geçici olacaktır. Oysa yazılı eser, özellikle kitaba dökülen bilgi, zamandan ve mekândan bağımsız olarak dolaşıma girer, binlere, on binlere ulaşır, sınır tanımadan nesiller boyu aktarılır.
Hepinizin malumudur ki kitap, ilmin en kadîm ve en vefakâr taşıyıcısıdır. Bu manada kitap yazmak, yalnızca bilgi aktarmak değil, aynı zamanda o bilgiyi sabitleyerek zamanın ötesine taşımak demektir. Kaleme alınmış her satır, onu okuyan zihinlerde yeniden şekillenir ve ilmî birikim artarak devreden bir mirasa dönüşür. Sözlü ortamlarda dile getirilen bir görüş saatler içinde unutulabilirken kitapta ifade edilen bir fikir yüzyıllar sonrasına ulaşabilir.
Bilen bilir, yazar olmak zordur fakat ilmî / akademik kitap yazarı olmak, bu olgunun en nitelikli bir o kadar da en zahmetli şeklidir. Çünkü burada yalnızca düşünce değil, aynı zamanda bilimsel yöntem, kaynak titizliği, dil ve içerik bütünlüğü de gözetilmek zorundadır. Yazar, bir ömrün birikimini sistematik, tutarlı ve ilmî / akademik standartlara uygun şekilde metne dönüştürme sorumluluğu taşır. Bu süreç, zihinsel emek kadar duygusal ve maddî yük de getirir yazara. Kitabı yazmak hâlihazırda bir müşküllük taşıyor iken yazar bir de bin bir zahmetle yazdığı eserini yayınevi engelinden de atlatmak durumunda kalır.
Yayınevi bulmak ayrı derttir, yayımlatmak ayrı. Çünkü günümüz yayıncılık ortamında ilmî/akademik kitaplar çeşitli engellerle karşılaşmaktadır. Örneğin yazar, yayınevi standartları uğruna bazen aktarmak istediği bilgilerin bir kısmından vazgeçmek, bazense çalışmasının adını değiştirmek zorunda kalabilir. Öte yandan birçok yayınevi, eser seçiminde ticarî kaygıları öne çıkarmakta; nitelikli fakat satış potansiyeli sınırlı çalışmalar yayın programına alınmamaktadır. Bazen de yazarlardan baskı ücreti talep edilerek ilmî/akademik eserler adeta bir finans yatırımına dönüştürülmektedir. Böylece ilim, içerikten ziyade maddiyata bağlı hale gelmekte; bilgi üretimi ekonomik imkânsızlıklarla sınırlanmaktadır. Yazar, çoğu durumda emeğinin karşılığını alamamakta; düşük telif oranları, sınırlı nüsha dağıtımı ve yetersiz tanıtım nedeniyle fikrini yaygınlaştıramamaktadır. Hatta kendi eserine ulaşmak dahi zaman zaman sorun hâline gelebilmektedir. Sponsorluk arayışları, ilmî / akademik çalışmanın önüne geçerek yazarın odak noktasının kaymasına da sebep olabilir. Tüm bu şartlar, yazarın zihninde ilmin maddiyatın gölgesinde ezildiği düşüncesini doğurmakta, bu da ilmîistihsali teşvik etmek yerine zayıflatmaktadır.
Kısacası fikir ve bilgi üretenlerin değil, bu fikirlerin pazarlamasını yapanların daha görünür hâle geldiği bir dönemdeyiz sanki. İlmî /akademik değeri yüksek eserler içerikleriyle değil, sunum biçimleriyle, sosyal medya görünürlüğüyle veya piyasa stratejileriyle ölçüldüğünde bu durum yazarı yalnızlaştırmakta; yazmanın ve yazılanın değerini kamuoyu nezdinde gölgede bırakmaktadır.
Tarihe bakıldığında ise özellikle Osmanlı’da kitabın yalnızca bilgi kaynağı değil, aynı zamanda hattıyla, kâğıdıyla, mürekkebiyle, tezhibiyle, minyatürü ve cildiyle büsbütün bir sanat eseri olarak görürüz. Kamış kalemle, is mürekkebiyle, mum ışığında göz nuru dökülerek yazılan bu eserler, titizlikle çoğaltılır, kütüphanelerde muhafaza edilir ve medeniyetin hafızasına emanet edilirdi. Bugün ise dijitalleşmenin etkisiyle bilgiye erişim hızlanmış, buna karşılık bilginin kalıcılığı azalmıştır. İlmî /akademik olan, çağın hız ve haz odaklı kültürüyle çelişmekte; sabır, disiplin ve entelektüel yoğunluk isteyen bu tür eserler yeterince ilgi görmemektedir.
Tüm bu meseleler karşısında, ilmî /akademik kitap yazımının sürdürülmesi ve nitelikli eserlerin gelecek nesillere aktarılabilmesi için yalnızca bireysel çabalar yeterli değildir. Devletin, akademik yayıncılığı ve özellikle özgün, nitelikli kitap üretimini destekleyen kapsamlı bir kültür politikası geliştirmesi elzemdir. Fikir mahsullerini önceleyen bir yayın ekosistemi kurulmalı, yazarları ekonomik yükten koruyacak teşvik mekanizmaları, şeffaf destek programları ve kamuya açık dağıtım kanalları oluşturulmalıdır. Ayrıca kamu ve özel kuruluşlar yerli akademik yayınlara sistematik şekilde sponsorluk yaparak ilmî eserlerin toplumla buluşmasına aracılık etmelidir. Yoksa bu günden yüzyıl sonrasına bırakılacak ciddî ilmî eser, ancak bir elin parmakları kadar olacaktır.
Velhasıl, yazmalı ve kültürel çoraklıktan kurtulmanın yollarını bulmalıyız. İşte bütün mesele bu!