Yaşı kemale ermiş olanlar eski Ramazanları hasretle yâd ederler. Bu hasretin altında çocukluğun o neşeli günleri vardır aslında. Hafızaların bir yerine saklanmış hatıralar Ramazanın gelmesiyle birlikte canlanır. Büyükler eski Ramazanları bugünkü hâliyle kıyaslar, küçüklere kendi çocukluklarındaki Ramazanları anlatmaya çalışırlar. Anlatılanların küçükleri ne kadar etkilediğini kestirmek zordur. Çünkü onlar kendi Ramazanlarıyla meşguldür.
Kız, “Neden sahura beni de kaldırmadın?” diye annesine serzenişte bulunur. Anne, seslendiği hâlde onu uyandıramadığını söylemez, söyleyemez. Uyku tatlıdır zira. Yemekten ve sudan bile. Yavrucağı üzmek istemez. Israrcı olunca da “Yarın kaldırırım seni ama erken yatarsan…” şartıyla söz verir. Annesine söz verdi, bugün erken yatacak.
Oğlan ise “Ben de geleceğim camiye. N’olur n’olur!” diye diye babasına illallah ettirir. Baba, onun camide diğer veletlerle çeteleşip ortalığı velveleye vermelerinden çekinir. Ama zamanında kendisinin de aynı şeyleri yaptığını hatırlayıp gülümser. “Tamam paşam, yarın seni de götüreceğim.” der. Oğlanın canına minnet. Babasından sözü kopardı. Yarın akşam diğer zıpırlarla birlikte kocaman caminin arka kısmında keyfince koşturacak, hocanın “veleddâllîn”ine avazı çıktığı kadar “ââmîîîn” diye çığıracaktır. Rekât aralarında caminin demirbaşı olan amcalardan azar işitse de umurunda olmaz. Asıl korkusu teravihten sonra babasına yakalanmaktır. Çünkü enselenirse bir sonraki akşam camiye götürülmeyeceğini düşünür. Ama hocanın hoparlörden yükselen sesi onun imdadına yetişir: “Muhterem cemaat, çocuklarımızı aramıza alalım. Onlara kızmayalım. Camilerde çocuk sesi duyulmuyorsa yarınlarınız adına korkun ey Müslümanlar!” Canım hocam, yine kurtardın bizi azar yemekten…
Anne, imsak vaktine bir buçuk saat kala uyanır. Sahur sofrası hazırlanacak, evdekiler uyandırılacak ve yemek yenecektir. Ve bunların hepsi kısacık bir zamanda olup bitecek. Zira zaman hızlı akıyor. Hep merak etmişimdir, anneler bu kadar işi hangi aralıkta yapabiliyorlar acaba! Sahurdan sonra ise sofra toplanacak, bulaşıklara el atılacaktır. Hele mutfak tezgâhı asla kirli kalmamalı, maazallah. Bu işleri de sabah namazından sonra yapacaktır. Sonra biraz uyku!.. Ne gezer! Daha çocuklar okula gidecek. Onları hazırlaması gerekecek. Bir de iftarda hangi yemeği yapacak? Asıl soru bu. Gün içinde de bununla ilgilenecek: “Hele biraz vakit geçsin. Biraz dinleneyim, Allah kerim.”
Baba, sahur için uyanır. Mahmurluğu üzerinden attıktan sonra zaman varsa iki rekât teheccütle geceyi aydınlatır. Mutfaktan hanımın tıkırtıları geliyor. “Ona yardım edeyim de sevabına ortak olayım.” der. “O olmazsa evin hâli, bizim hâlimiz nice olur! İyi ki var, iyi ki varlar.” İmsak vaktinden sonra eline Mushaf’ı alır. Dudaklar kıpır kıpır… Namazdan sonra ise kısacık bir molası var. Uyusa mı beklese mi? En iyisi beklemek. Çocukları uğurlamak gerek. Sonra da ver elini mesai…
Kız, oturma odasında hareketsiz. Yorgun ama huzurlu gözlerle duvardaki saate bakıyor. Bugün zoru başardı. Tüm gün tuttu. Artık tekneyi sahile yanaştırdı. Mutfaktan ne güzel kokular geliyor!.. Acaba ne kadar kaldı? Bari sahurda birazcık daha su içebilseydi. Sofra kurulduğuna göre ezana az kaldı. Babasının anlattığı iftar topu da artık yok. İyisi mi pencere kenarına tüneyip minaredeki sese odaklanmalı. İşte hoparlör hışırtısı… Hadi sofraya. Bu “Allahu ekber” sesi diğerlerinden daha güzel geliyor nedense. Oh, işte su… Damlaların boğazından midesine inişini bile hissederek içiyor.
Babasının cılız ama huzurlu sesi kulaklarında: “Allah’ım senin rızan için orucumuzu tuttuk…”
Maşallah çok güzel ifade etmişsiniz.
3. sınıfa giden Nidanur, sonuna kadar dinledi ve sanki bizden bahsediyor, dedi.
Pide, hurma, fitre, mübarek geceli bir yazı da bekliyoruz. Fiemanillah.