1981 yılında Adıyaman Kâhta’da dünyaya geldi. Orta öğrenimini Manisa’da tamamladıktan sonra Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne yerleşti. 2003 yılında buradan mezun oldu. Klasik edebiyatımızdaki edebî münazaralarla ilgili teziyle Hacettepe Üniversitesi, klasik edebiyat kürsüsünden yüksek lisans derecesiyle mezun oldu (2005). Daha sonra Erciyes Üniversitesi’ne atandı. Burada İsmâîl Rüsûhî Efendi’nin Şerh-i Mesnevî’si üzerine hazırladığı tezle doktor unvanı aldı (2010). Erciyes Üniversitesi’nde bir süre araştırma görevlisi ve Türk Dili okutmanı olarak görev yaptıktan sonra 2011’de Dicle Üniversitesi’ne atandı. 2014’te doçent, 2019’da profesör olan yazar, hâlen Dicle Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Çeşitli edebiyat dergilerinde yazıları yayımlanan Tanyıldız’ın kültür ve edebiyat tarihimize ilişkin 9 kitabı bulunmaktadır.
İletişim: ahmettanyildiz@gmail.com
Bugün (10 Nisan Perşembe) Bosna’daki dördüncü günümüz. Resmî ziyaretlerden arta kalan zamanlarda ülkenin güzelliklerini keşfetmeye çalışıyoruz. Sırada Mostar ve civarı var. Yol arkadaşlarımızla sözleştiğimiz üzere ferah bir bahar sabahı ülkenin güneyine doğru yola çıkıyoruz. Yolumuz nispeten engebeli, menzilimiz uzak. Ama ucunda güzellikler varsa o sıkıntıyı çekmeye değer. Arazi şartları elvermediği için yavaş akan trafiğin sağladığı imkânla etrafı seyrederek ilerliyoruz. Heybetli dağlar, yemyeşil araziler, orman içinde ara sıra arz-ı endam eden köy ve kasabalar… Bir de yol boyu bize yarenlik eden Neretva Nehri… Geçtiği her yeri bereketiyle cennetten bir köşeye çeviren coşkun ırmak. Koniçegibi daha evvel görmediğimiz ama ismini Osmanlı şairlerinden ötürü bildiğimiz mekânları fizikî olarak görecek olmanın heyecanı bizi diri tutuyor.
İki saate yakın süren zorlu yolculuğun ardından Mostar ovasına doğru süzülüyoruz. Şehrin bulunduğu alana yaklaşırken burasının ne kadar güzel olacağını tahmin edebiliyoruz. Zaman kaybetmeden doğrudan “Stari MostMostar” adını verdikleri şehrin kadim bölgesine geçtik. Meşhur Mostar Köprüsü’ne yaklaştıkça ziyaretçi sayısı artıyor. Bir müddet sonra kalabalık yüzünden adım atmakta zorlanıyoruz. Havanın güzel olmasını fırsat bilen ziyaretçi kafileleri ardı ardına köprüye akın ediyorlar. Kendimi bir an eski Hasankeyf çarşısında hissettim. Sular altında kalmadan önce orası da böyleydi. Ziyaretçi kalabalığı yüzünden insanlar neredeyse birbirine basarak ilerlerdi. Hey gidi Hasankeyf…
Mostar Köprüsü’nün üstüne çıktığımda uygun bir yer bulup soluklandım. O sırada hayalen köprünün Hırvat bombardımanı yüzünden yıkıldığı zamana gittim. Canilerin sevinç çığlıkları arasında köprüye çarpan her top mermisi yüreğimizi dağlamıştı. Köprüden mavi sulara düşen her taş kalbimizden bir parçayı da alıp götürmüştü. Beş asır boyunca sevenleri birbirine kavuşturan o muazzam köprü, bir gün içinde bombalarla tahrip edilmişti. Osmanlı’nın o topraklardaki en haşmetli hatırası intikam duygularıyla yıkılmıştı. Köprü daha sonra tamir edildi ama o tahribatın etkisi otuz beş yıl sonra dahi hafızalarımızdan silinmiyor işte. Şimdilerde ise her inançtan ve her dilden insanın ziyaret ettiği bir turizm noktası olmuş.
Köprü ve civarı panayır yeri gibi. Her dilden kelimeler kulağımıza çarpmakla birlikte Türk turistlerin belirgin bir üstünlüğü var. Türk olup Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden arabasıyla gelenlere tesadüf ettik; cümle içinde Diyarbakır kelimesini duyup önümüze geçen ve kendini tanıtan turizmciye denk geldik; kadraja köprüyü alarak fotoğraf çektiren sosyal medya figürlerinden nasıl fotoğraf çekilmesi gerektiğini öğrendik. Hâsılı orada her dilden ve her renkten insanla karşılaşma imkânı buluyorsunuz.
Köprü üzerindeyken öğle vakti erişti. Neretva’nın derin iniltisi ile minarelerden yükselen ulvî nağmeler birbirine karışarak ortamı etkisi altına aldı. Birkaç dakika hareketsiz kalarak kendisini bu ses cümbüşüne kaptıran çoktu. Ezanlar bittikten sonra karşıda heybetiyle bizi çağıran Koski MehmedPaşa Camii’ne doğru ilerlemeye başladık. Camii’nin hemen yanı başında Türk büyükelçiliği, üst kısımda Mostar Şehitliği, cami külliyesi içinde Yunus Emre Enstitüsü, daha ileride Sinan Paşa Camii… Adım başı ilgimizi çekecek bir şey buluyoruz.
Mostar’ın tadına doyamadan ayrılmak durumundayız. Daha Blagay Tekkesi’ne gideceğiz. Mostar’dan güneye doğru bir on beş kilometre daha gidip Blagay Tekke’sinin bulunduğu sahaya ulaştık. Kadim bir Müslüman köyünün arka yamaçlarında yekpare bir devasa kayaya yaslanan bu mekân, bizi hayalen Balkanlarda İslâm tohumlarının atıldığı ilk dönemlere götürüyor. Etrafı tenezzüh etmek için araçlarımızı köy meydanına bırakıp Buna Nehri’nin yarenliğinde tekkeye doğru ilerliyoruz. Bitmesini istemediğimiz bu harika seyran bizi daha güzel bir noktaya, tekkeye ve nehrin çıkış kaynağına ulaştırıyor.
Her dönemde mabet olma niteliğini koruyan tekkegünümüzde dahi toplu ibadet ve ayinlerin yapıldığı önemli bir inanç merkezi. Tekkenin küçük odalarında ecdadın Allah Allah zikirlerinin yankılarını hissediyorsunuz. Zikirhane adı verilen mescit bölümünün penceresinden Buna Nehri’nin çıktığı kaynak görünüyor. Ne kadar muazzam… Tekke’nin üst katında bizim millî kahramanlarımızdan Sarı Saltuk’un makamı bulunuyor. Yanı başındaki Açık Baş Hazretleri ile birlikte bölgenin manevi muhafızlığını yapmaya devam ediyorlar.
Blagay Tekkesi’nde geçirdiğimiz harikulade birkaç saatin ardından Saraybosna’ya dönüş hazırlıklarına başladık. Zira gün ikindi sonrasıydı. Yolumuz uzun, menzilimiz uzaktı. Çocukların yorgunluk şikâyetlerine kayıtsız kalmayarak araçlarımıza bindik. Sabah gördüğümüz harika manzaraları tekrar görebilmek temennisiyle Saraybosna’ya doğru yol aldık.