
Hive’deki seyranımızı hızlı bir şekilde tamamlayıp Buhara’ya geçmek niyetindeyiz. Hive İstasyonu’nda kalkış saatini beklerken biraz soluklanma fırsatı buluyoruz. Bu sırada istasyonun hoparlörlerinden “Canım Ankara, gülüm Ankara” türküsü kulağımıza çalındı. Dünyanın öbür ucunda Özbek bir şarkıcıdan “Canım Ankara”yı dinlemek de epey enteresan oluyor. Özbekistan demiryollarına ait upuzun yeşil bir trene bindik. Gördüğüm kadarıyla ülkede demiryolu ulaşımı daha çok rağbet görüyor. Trenimiz tam saatinde, yani 16.22’de hareket etti. Yerimiz birinci sınıf diye adlandırılan iki yataklı mütevazı bir bölme. Eşyalarımızı yerleştirdikten sonra Mehmet Salih Hoca ile uzun ve keyifli bir sohbete başladık. Burada geçirdiğimiz birkaç günün muhasebesini, Buhara ve Semerkant’taki programımızın planlamasını yaptık.
Sakince ilerleyen trenin penceresinden Hive ile Urgenç arasındaki bereketli bahçeleri, sulak arazileri, tarlalarda alın teri döken çiftçileri, irili ufaklı köyleri, işgal döneminden kalan sosyal hapishane manzarasındaki Rus yapımı binaları görme imkânım oldu. Urgenç’ten sonra aynı manzara bir müddet daha devam etti. Günün akşama dönen dakikalarında, azametiyle beni hayran bırakan Ceyhun Nehri’nin üzerinden geçtik. Ceyhun yani Amuderya, geçtiği yerleri adeta cennete çevirmiş. Ceyhun’un diğer tarafına geçtikten sonra Özbekistan topraklarının diğer yüzüyle karşılaşıyoruz. Uçsuz bucaksız, otsuz ağaçsız düzlükler başka bir iklime geçtiğimize işaret ediyor.
Gece yarısından sonra Buhara istasyonuna indik. Hemen çıkışta taksiciler sıra sıra dizilmiş, yolcu bekliyorlar. Biz de Köhne Buhara’daki Asl Hotel’e gideceğiz. Düzgün bir Türkçeyle konuşan genç taksici ikna yeteneğini de kullanarak bizi oldukça yüksek bir fiyatla otele götürdü. Oralarda kullanılan bir internet programı sayesinde oldukça makul fiyatlara taksi çağrılabiliyormuş meğer. Bu cep yakan tecrübeden sonra durumu kavramış olduk ama biraz geç oldu. Artık dinlenmeliyiz. Zira sabah erken saatten itibaren Buhara’yı ve havalisini gezeceğiz.
Sabah kahvaltısından sonra bir taksiyle Buhara’nın hemen dışındaki Muhammed Bahaeddin Şah-ı Nakşibendi Hazretleri’nin türbesine gittik. Geniş ve düz arazi üzerine kurulmuş bir külliye burası. Külliyenin içerisinde ibadet mekânları, küçük dükkânlar, tasavvuf büyüklerinin medfun olduğu bir hazire, küçük bir gölet ve bolca yeşil alan bulunuyor. Şah-ı Nakşibendi Hazretlerinin türbesi açık bir alanda, etrafı mermerle çevrili ve oldukça sade. Âdet olduğu üzere önce annesinin türbesine geçtik, onun ve tüm geçmişlerimizin ruhuna birer Fatiha okuduk. Külliyeyi gezerken karşılaştığımız ziyaretçilerle selamlaştık, çocuklarla sohbet ettik, esnafla Türkiye ve Özbekistan münasebetleri üzerine muhavere ettik.
Bu kısa gezintinin ardından Şah-ı Nakşibendi Hazretlerinin türbesine geri döndük ve orada epeyce kaldık. Türbeye her milletten insanın geldiğini görebiliyorduk. Özellikle mahalli kıyafetlerine bürünüp ortalıkta bir bayram havası estiren ziyaretçiler dikkatimizi celp ediyordu. Bölgenin âdeti olduğunu tahmin ettiğim bir uygulamaya da şahit olduk. Kurulu kürsülerde bekleyen genç hocalar, her gelen ziyaretçi grubuna ithafen bir aşr-ı şerif okuyup dua ediyor. Ziyaretçiler de buna sadaka ile mukabele ediyor. Ortada serili duran sofranın üstündeki tepside ise bizdeki lokmaya benzer bir taam misafirlere ikram ediliyor. Türbe adabı ise bizdekiyle neredeyse aynı. O mekânın -başka yerlerde ender görülen- manevî havasını uzun uzadıya teneffüs ettik.
Şah-ı Nakşibendi Hazretleri’nin türbesinden ayrılıp Buhara’ya dönüyoruz. Burada bizi Mardinli Süleyman bekliyor olacak. Kendisiyle sabah haberleşmiştik. Şehrin geri kalanını onun refakatiyle gezeceğiz. Bu sırada artık öğle sıcağı bastırmış, sokaklardaki insan kalabalığı azalmıştı. Ama biz devam etmek zorundaydık. Zira bu gece Semerkant’a geçeceğiz.
Süleyman’la buluştuktan sonra Unesco korumasına alınmış olan Köhne Buhara’nın bütün tarihî mekânlarını gezme fırsatı bulduk. Leb-i Havuz kenarında serinledik ve Nasreddin Hoca heykelinin yanında ona dair hikâyeleri yoldan geçenlere sorduk. Nadir Devonbegi Medresesi’nde kadim el sanatlarının icrasını müşahede ettik. Seyfeddin Kervansarayı’nda mazi yolculuğumuza bir çay molası verdik. Çar Minor’da o harikulade anıtların yapılış hikâyesini hüzünlenerek dinledik. Kalon Minor’da İslâm medeniyetinin muhteşem mazisine şahitlik ettik. Aynı avludaki Kalyan Camii’nde hayalen eski asırlara giderek öğle namazını eda ettik. Arkasında namaza durduğumuz imam efendi ile kısa bir hasbihal ettik. Namazın adabı, tesbihatın muhtevası bizim Anadolu camilerindeki usul ile neredeyse aynı.

Sonraki durağımız Buhara Kalesi… Burası eski şehrin orta yerinde devasa bir abide gibi arz-ı endam ediyor. Kalenin içinde yönetim merkezi, Cuma mescidi, müze ve eski devirlerin içtimaî yapısına ilişkin materyaller dikkat çekiyor. Tüm bu mekânları hazmederek gezdik. Kale ziyaretimiz uzun sürdü. Epey yorulmuştuk. Biraz dinlenmek arzusundayız. Bu amaçla kalenin tam karşısındaki Bolo Hauz (Bala Havz) Camii’nin avlusunda nefeslendik. Ahşap mimarinin enfes örneklerinden oluşmuş sütunlarla bezeli bu camide hem bedenimiz hem de ruhumuz dinlendi. Öğle sıcağında yaptığımız bu ziyaretlerden sonra otele döndük ve Süleyman’la vedalaştık. Havanın serinlemesini bekleyeceğiz.
İkindi güneşinin gölgeleri uzattığı demde kendimizi tekrar eski Buhara çarşısına attık. Gündüz sıcağında gezdiğimiz sokakların dışına taştık. Görmediğimiz mekânları ziyaret ettik. Yöresel lezzetlerin tadına baktık. Buhara’nın mütebessim insanlarıyla hasbihal ettik, esnafıyla Kayseri usulü pazarlık yaptık. Çarşıda umuma açık tezgâhlarda satılan el yazmalarıyla haşir neşir olduk. Hâsılı o serinliğin hakkını tam tamına verdik. Akşamı geceye bağlayan saatlerde otele geri döndük. Gece yarısından sonra hızlı trenle Kubbetü’l-İslâm olan Semerkant’a gideceğiz. 