eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Eda TOSUN

Deneme ve hikâye yazarı. Yaşamak ve yaşatmak için insana ve insanca olana pencereler açarak yazıyor.

    Cebimden gitse ne gam! “Canından gidecek” dedi.

    Sobanın yanında hep bir minder olurdu. Annem birazdan oturacak diye beklediğim o minderin huzura eşlik ettiğini, üzerindeki çiçeklerin ruhumda yaşattığı dinginliği arayacak günlerin geleceğini söylemediler ki. Annemin her zaman bir işi olurdu. Oturduğu zamanlar ise ben uyuyor olurdum. Günün yorgunluğundan bitkin düşsek bile yatağımıza, hafiften yağan yağmurun rahmeti dolardı odaya. Sabah uyanışlar çok daha diri, sanki az önce doğmuşuz hayata…

    Kıymet bilmeyen çocuklar, etrafında olup bitenlere, acıya ve sevince karşı duyarsız gençleri sadece ben mi görüyorum? Babam: “zahmetsiz ulaştığın ne varsa elinde, kolaydır savurmak her yere “ derdi. Sahip oldukları ne varsa hep havada pişip, ağızlarına düşmüş. Anneler, şuradan kalk buraya otur dememiş. Tepsi hep havada, azıcık sesi çıksa çocuğun, koşuyoruz tasla, kaşıkla çatalla. Geçen gün komşumuz vefat etmişti. Baş sağlığına giderken kapı aralığından kızına seslendi komşum: “Kızım Buse! On dakikada sonra ocağın altını kapat, Raziye teyze vefat etmiş oraya gidiyoruz.” Dediğinde, Buse: 

    “Tamam anne gelirken Aysel ablaya uğra şarjımı versin.” 

    Dokunmuyor artık karşı evin acısı bize. Tütmeyen dumanı rahatsız etmiyor. Bitişik evde yakılan ağıt seslerine sağır, bir şehit, bir otel yangını yahut depremler de, öyle bakıyorlar bir film seyreder gibi. Gençler kendi dünyasında, sevinçleri bile sanal. İçlerini burkan şeyler, sadece istedikleri olmadığında. Arkadaş çevresini oluştururken bile, en eğlencelisi, en çok küfür edeni, en çok para harcayanı, en umursamaz olanları tercih ediyorlar. Yapay bir yere geçiş yapıyorlar. Çocukken daha…

    İlkokulda arkadaşları arasında kendisine örnek olacak arkadaşları vardı oğlumun. Hatta onlarla okul dışında da vakit geçirmesini isterdim fakat tek başına gidecek mesafede değildi evleri. 

    “İyi kitap en iyi arkadaştır” 

    Arkadaşları çoğaldıkça, zekasının da geliştiğini, sorguladığını, düşündürüp duygusal mekanizmasının her zaman çalıştığını ve inceliklerini ortaya çıkardığını fark ettim. İnsanlara davranış şekli, onlara yaklaşımı ve olayları çözümleme yollarını aradığını gözlemledim. Bir yerde düğüm varsa, kesip atmak, kanatmak yerine, nasıl sarabilirim derdini kendisine dert etmesini sevdim. 

    Kendimi görüyordum onda. 

    Dün gece uyumadan önce yanıma gelip: “Anne bizim dört tane fazla minderimiz var. Bir tanesini şu bahçedeki kediye verelim yarın, olur mu?” 

    Minder deyince önce Lamia dostum geldi aklıma. Minder aslında onun fikriydi. Söz verdik, karşılıklı oturup şiir ısmarlayacağız birbirimize.

    Sonra oğluma da bahsettim, yüklediğim anlamlara kendi gözüyle baksın diye. 

    Komşu Emine ablam vardı rahmetli, minderinin yüzünü değiştirmişti de, annem ona özenmişti. Hiç eksik gelmiyordu eşyalar. Buraya masa, şuraya konsol yahut koltuklar. Azlığın bizlere iyi gelmediği zamanlar olsa da, bu bizim ilk sıradaki derdimiz değildi. 

    Hem o dert miydi!?

    Şimdi bakıyorum da etrafıma, doktorların reçeteleri işe yaramıyor. Ayakta zor duran zombiler gibiyiz. Depresyon ilaçları ağrı kesici gibi kullanılıyor. Her şeyin sahibi ama! hiç bir yere ait değiliz. Ait olmanın huzurunu, güvenli bir alanın özlemini çekiyoruz. Sahip olma duygusu her şeyin üzerinde, mutlu olmayı daha bir üst markalarda arıyoruz. Müzik dinlemek bile zevk vermiyor, kulağında milyarlık kulaklık var da ne oluyor!? Radyonun sesiyle dünyayı rafa kaldırır, düşler sokağına girerdik. Hepimizin “sıradaki şarkı senin için” dediği insanlar olmuştur. Ne kadar da samimiydik değil mi? 

    Şöyle bir dolaşayım dedim büyüdüğüm sokakta. Ne sokak o sokaktı, ne de evler. Kapısı var da, zili yoktu sanki. Penceresi var da, kilit takılmıştı. Merdiveni var ama kuyuydu sanki. Adımlarım geri geri çekti. Siteler arasında bir avuç yer kalmış, yeşile dair. Bir kaç çiçek ekilmiş ama kurumuş onlar da. Terk edilmiş bir şehir miydi? İçimden bir parça çıkıp bakmadı çocukluğumun yüzüne…

    Elektronik bölümünü okuyan komşumun oğluyla karşılaştım eve dönerken. Duruyor mu dedi kitapların? İyi bak onlara e mi! Kitaplar kalkacak ortadan dedi. 

    Hiç olmazsa haber verdi dedim. Ne yapıp edip daha çok kitap almalıyım, bir önceki seneden kalma montum neyime yetmiyor! Onun için ayırdığım parayla yarın gideyim kitapçıya. Cebimden gitsin, canımdan gideceğine…

    Endişem bununla bitse iyi! 

    Peki ya ömrüm? Gecelerime daha sıkı sarılmalıyım belki de. Uykuları daha mı aza indirmeli? Yahut eskisi gibi aynı anda üç kitaba birden başlamalı. Kitaplar kalkacak, basılmayacak öyle mi!? 

    Bu korkunç bir şey…

    Eve geldiğimde oğlum Berat beni aydınlatmaya çalıştı. Kitaplar basılmaya devam edecek dedi. Yapay zekadan bahsetti. Hatta ne kadar kusursuz olacağından. Sıfır hata! Dedi. Yayın evlerinin de şair ve yazarların da işleri kolaylaşacak diye de ekledi. Bir makinadan söz ediyordu, ruhsuz bir makina…

    Kapağına, ön sözüne yani bir kitabı elime aldığımda pürüzsüz olacaktı başlı başına. Her ne kadar iyi yanları olduğunu kabul etsem bile, nerede takılmış, nerede tıkanmış, nerede duygulanıp cümlesi titreyip satır aralarına bir telaş içinde dizmeye çalışırken devrik veya düşük cümle kurduğunu anlamayacağım. Çünkü makina, olmayan ruhuna göre sadece en iyi şekilde dizayn etmiş olacak. Titreyen ellerini hissettiğim şairi, ustaca gizleyip profesyonel bir hale getirecek şiirini. Kekeleye bilir tam o noktada şair, bir yutkunma gelebilir ama hayır makina onu da halleder. Çünkü yapay zeka tam da bunun için var. Duygulara değil, cümlenin kuruluşunu en doğru biçimde yazmak için var. Tertemiz bir iş çıkaracağı kesin ama! Hiç tümsek görmeyelim mi? Bir bayırı geçmeyelim, taşa rastlamayalım, derede boğulup nefes almayalım, düşüp kalkmayalım, soluk soluğa kalmayalım, o kitabı bir insanın yazdığını anlamayalım öyle mi? 

    Özellikle şiir için şunları nasıl söyleyeceğiz: 

    “Bir şiir, yalnız o şiire giren sözcükler değil, bir de girmeyen sözcüklerden meydana gelir.”

    Şairini öldürecek bu bahsedilen yapay zeka,zehir! İmla hatalarına rastlamalıyım şairden söz edeceksem. Ünlem yerine soru işareti kullanmış bile olabilir. Onun bir insana ait şiiri olduğuna delil değil midir? 

    Ataol Behramoğlu ne demişti: 

    “Şairin şiiri, onun kişiliğidir; bütün hayatıdır. Bu anlamda şiirsel yapının, neredeyse organik bir şey olduğunu düşünüyorum. Yaşayan, kımıldayan, soluk alıp veren canlı bir organizma.” 

    Kitaplardan söz ederken, eskiden kitaplar vardı, diye mi başlayacaklar söze? Eskiden bir sokak, bir ev, bir çeşme…

    Soyut bilgiler alınan, bir nesne olarak bakamıyorum kitaplara. Onlarla çıkıyorum en uzun ve huzurlu yolculuğa. İmzası olanlara tebessüm ediyorum ilk sayfada. Tanışmıyorum çoğuyla ama sanki kahve içtik son sayfada. Sevdiği kızı anlatmış, dolan gözleri geliyor karşıma. Yahut eski bir mahallede birlikte saklambaç oynamışız da, annemiz çağırmış hakkı da kalmış şuramda! 

    “Kitap bir limandı benim için. Kitaplarda yaşadım. Ve kitaplardaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim.” derken Cemil Meriç, kitapların ortadan kalkacağını bilseydi, yahut yapay zekayı övseydi birileri, duygusuz insan, duygusuz şiir, duygusuz nesil olur mu!? Derdi…

    Son zamanlarda doğayla iç içe yaşamaya zorlayan yine kitaplardı. Gökyüzünde sayfa sayfa, ormanda yaprak yaprak, denizde dalga dalga… 

    Hiç tatmadığım duygunun resmini gösteren de kitaplar, resmi alıp yönümü tayin eden de. Su içmeye gidiyorum diye dedem, kitaplığın kenarında alırdı nefesini. Anlıyordum onu. Ağaçlardan besleniyordu ruhu. Ve o ruh kitapların arasında ki kokuda. Orada arkadaşı, sırdaşı, yâr da. Uyuya kaldığım geceler de, kitabın arasında elimin kalmasını açıklayamam bir tek baharla. Dokunmayın beyler! Dokunmayın kitaplara. 

    Bırakın uzasın boylu boyunca raflarda. Kıymayın çocukların dünyasına, gençlerin arkadaşlarına, duygularına, düşlerine. 

    Kime ne zararı var? 

    Eda Tosun

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.