eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Az Bulutlu
17°C
Ankara
17°C
Az Bulutlu
Perşembe Parçalı Bulutlu
19°C
Cuma Hafif Yağmurlu
14°C
Cumartesi Az Bulutlu
18°C
Pazar Az Bulutlu
20°C

Türkçe Şûrasının Düşündürdükleri

Mehmet Kurtoğlu

26-27 Kasım’da yapılan Türkiye yazarlar Birliği, ASBÜ, Yunus Emre ve Dil ve Edebiyat Derneği’nin ortaklaşa gerçekleştirdikleri Türkçe Şurası’nda konuşulanlar, yalnızca dilimizin değil, zihniyetimizin de işgal altında olduğunu, sahip çıkılmadığını ve Harf İnkılabı ve “Öz Türkçe”leşme adı altında din ve medeniyet köklerinden koparıldığını göstermiştir.  Bugün Türkçemiz yabancı dillerin tahakkümü altındadır. Her geçen gün sözcüklerimiz azalıyor, kavramlarımız daralıyor, zihinlerimiz işgal ediliyor. Ülkeler silahlı işgallere uğradıklarında düşmanı savaşarak dışarı atabilirler ancak kültür ve dil üzerinden işgale uğradıklarında bırakın düşmanı yenmeyi, bilakis onlara benzerler. Aliya Izzetbegoviç bunu “Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir” diye dile getirmiştir. Düşmana benzemek onun gibi yaşamak, onun gibi düşünmektir. İngilizlerin Shakespeare üzerinden üçüncü dünya ülkelerine gitmesi anlamlıdır. Yine Putin’in Özbekistan Cumhurbaşkanı ile görüştüğünde önün Rus klasiklerini koyarak bunu okul müfredatlarında okutulmasını istemesi anlamsız değildir. Çünkü zihin dünyamızı sözcükler inşa eder. Hangi dilin sözcüklerinden beslenirseniz zihniniz imkânlarıyla düşünür. Dil ile zihin arasındaki derin ilişki göz önüne alındığında, dildeki bozulma ile zihindeki bozulmanın kaçınılmaz olduğu görülür.

İki gün boyunca ve oldukça yoğun bir şekilde geçen Şûra’da oldukça önemli ve derinlikli bildiriler sunuldu. Orada dile getirilen meselelere vakıf insanlar yalnızca dertlerini dile getirmediler, Mehmet Doğan’ın Yunus’tan ilhamla söylediği gibi “feryat-figan!” ettiler. Çünkü her geçen gün Türkçemizi kaybediyoruz. Cumhuriyetin ilk kuşağının yazdığı romanları, hikâyeleri, şiirleri sözlükle okuyoruz, hatta gençlerimiz için sadeleştiriyoruz. Yabancı dil öğrenmeyi önemsediğimiz kadar güzel Türkçeyi önemseyip öğretmiyoruz. Şura’da dikkatimi çeken konulardan biri de Türkçe içindeki yabancı sözcüklerin ayıklanması ve Öz Türkçe konusuydu. Bu konuda yerinde tespitler yapıldı özellikle Mehmet Doğan’ın Türkçemiz ve dil konusunda yazdıkları ve söyledikleri oldukça önemliydi. Hemen hemen her oturumda müzakereye katıldı çünkü bu konuda doluydu, derdi ve söyleyecekleri vardı. Türkçeye yabancı dillerden giren sözcükler konusunda farklı görüşler ileri sürülüyor. Söz konusu herkesin ortak dili olan Türkçe ancak iş farklı dillerden özellikle Arapça ve Farsçadan alınan sözcüklere gelince iş değişiyor.

Burada aydın ve akademisyenler milli düşünmüyor, bilakis ideolojik yaklaşım sergiliyorlar. Örneğin Ulusalcılar ve Türkçüler Arapça ve Farsçadan Türkçenin ayıklanmasını haklı buluyorlar. İslamcılar ise bu iki dilin olması gerektiğini söylüyorlar. Solcular ise zaten Avrupa dillerinden sözcükler Türkçeye kazandırmakla meşguller. Oysa batı dillerinin tümünde Latince var. İngilizler, Latince’den iki bin kelime alarak bugünkü dillerini oluşturmuşlar. Fransızlar, İtalyanlar, Almanlar aynı şekilde Latince ‘den ve birbirlerinden sözcükler alıp dönüştürmüşler. Çünkü dil ile din arasında çok derin ve köklü bir bağ vardır. Bugün batı klasiklerinin tümü Kitab-ı Mukaddes’ten ilham alır. Shakespeare’in İngilizceye on beş bin ile otuz bin arasında sözcük kazandırdığı söylenir. Doğrudur. Shakespeare bu sözcükleri yeniden icat etmemiştir, bilakis Hıristiyan teolojisinden ve kültüründen hareketle icat etmiştir. Shakespeare’in icat ettiği sözcüklerin birçoğunun dini kaynakları vardır. Batının bütün aydın ve sanatçıları düşünce ve eserlerini din mitolojilerinden üreterek yaratırlar. İster inançlı ister inançsın olsun bütün Avrupalı düşünür ve sanatçılar teolojiden beslenmişlerdir. Shakespeare ayrıca unutulmuş olan atasözleri, deyimler ve ninnileri oyunlarında kullanarak İngilizcede yaşamasına vesile olmuştur. Şurada da dile getirildiği üzere gençlerimiz bugün atasözleri, deyimleri bilmiyor ve anlamıyorlar. Ninni ve halk hikâyeleriyle büyümedikleri için sözcük dünyaları ve zihin dünyaları oldukça dar.  Bilindiği gibi kullanılmayan sözcükler ölür. Dil yaşayan bir şeydir. Onun yaşaması için atasözleri, deyimleri konuşma ve yazı dilinde kullanmamız gerekir. 

Bir diğer konu yabancı dil öğrenme. Aslında yabancı dil öğrenme meselesinin hem siyasi hem kültürel boyutu vardır.  Osmanlı’nın gündemine yabancı dil öğrenme düşüncesi Viyana önlerinde mağlup olduğumuzda çıkmıştır. Masaya oturduğumuzda diplomasiyi yürütecek yabancı dil bilen bir Müslüman yoktur. Masaya yabancı dil bilen Gayri Müslimler bizim adımıza oturmuştur. O günden sonra en büyük meselemiz olarak yabancı dil öğrenimi görülmüştür. Ardından yabancı dil öğrenmek üzere Avrupa’ya öğrenciler gönderilmiştir. Bu düşünce cumhuriyet döneminde de aynı şekilde devam etmiş, bugün de devam etmektedir. Devleti inşa edenler yabancı dil ile ülkenin kurtulacağını düşünmüş olmalıdır. Bu yüzden bugün dahi yabancı dil bilenlere devletin kapıları açıktır. Oysa yalnızca yabancı dil bilmek yeterli değildir. Kendi dilini bilmeyenin yabancı dil bilmesinin ne önemi var? Üstat Cemil Meriç “ bizim aydınız kendi dilini bilmiyor. Önce Türkçeyi öğrenmelidir” diye yazmıştır. Kendi sözcük ve kavramlarıyla düşünmeyen bir insan ne gerçek sanatçı ne gerçek aydın olabilir…

Son yirmi yıldır “Medeniyet Tasavvuru”, “Yeni Türkiye” ve “kültürel iktidar” kavramlarının havada uçuştuğu bir dönemde, bu şuara derin bir yaraya parmak basmıştır. Bugün Osmanlıca diye bir dilden bahsediliyor. Osmanlıca denilen dil, gerçekte Türkçedir. Ancak bu dili bugünün aydını sanatçısı dahi sözlükle anlıyor. Gençlere ise tamamen yabancı bir dil… Osmanlı kültür ve medeniyet dünyasına hâkim olmayan, onu içselleştirmeyenler gerçek anlamda bir sanat ve düşünce eseri ortaya koyamaz. Bugün Osmanlıca okuyup yazmaktan daha çok onun kültür medeniyet arka planını bilmek gerekir.  Bir gazel okunduğunda onu anlamıyor ve ondan zevk almıyorsanız dil probleminizi, Türkçe probleminiz var demektir. Yeni bir medeniyet tasavvurundan bahsediyorsak eğer, Osmanlıcaya hâkim olmayız.

“Medeniyet Tasavvuru”, “Yeni Türkiye” ve “Kültürel İktidar” kavramların içinin dolabilmesi için önce dilimize sahip çıkılması gerektiğinin önemi üzerinde durmak gerekir. Dili inşa edemeyenler medeniyet inşa edemez. Diline sahip çıkamayan ülkesine sahip çıkamaz, özellikle bilginin büyük bir güç olduğu günümüzde dilini ihmal eden kendini inkâr eder. Yabancılaşma dediğimiz olgu işte bu ihmal ve inkârdan başlar. Medeniyet tasavvurundan bahsediyorsanız eğer, önce kendi dilinize sahip çıkacak, önce kendi kavramlarınızın içini dolduracaksınız. Yeni Türkiye yabancı sözcüklerle, ithal fikirlerle kurulamaz. Kültürel İktidar tercüme fikirler işgal edilmiş zihinlerle kurulamaz.

“Türkçe Şurası” bize göstermiştir ki bu ülkenin en büyük problemlerinden biri dil yani Türkçedir. Türkçeye sahip çıkmak coğrafyaya sahip olmaktır. Türkçeyi kaybetmek coğrafyayı kaybetmektir. Bugün kültür ve düşünce alanında sıçrama yapamamamızın tek nedeni dildir. Şura’da hocalardan biri Afrika’nın zihin olarak İngilizler tarafından nasıl işgal edildiğini dile getirirken, İngilizceyi mecburiyi kıldığını ve böylece bir zihin inşa ettiğini söyledi. Ardından da aynı şekilde Türk aydın ve sanatçılarının mevcut eğitim sistemiyle nasıl zihinlerinin işgal edildiğini ve aslında bizim de bu bağlamda Afrika ülkelerinden bir farkımızın olmadığını söyledi. Hoca haklıydı. Tanzimat’tan buyana yabancı dillerin tesirinde eğitimle, yabancı dillerin tesirinde tercüme fikirlerle bir yere varılamadığı gibi kendine yabancılaşmış taklitçi sanatçılarla da bir yere varılmaz. Bunlardan bir medeniyet tasavvuru çıkmaz ancak çıksa çıksa bugün olduğu gibi bir medeniyet krizi çıkar. Ve biz iki yüz yıldır bir medeniyet krizi yaşıyoruz. Bir medeniyet tasavvurundan bahsedebilmek için önce medeniyet krizini aşmamız gerekiyor. Medeniyet krizini aşabilmek için de Türkçe düşünüp Türkçe hissetmemiz gerekir.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.