İnsan insanda hep izler bırakır. Kimisi güzel, kimisi çirkin, kimisi derin, kimisi yüzeysel, kimisi kanayan, kimisi ışıltılı, kimisi de sevgi, merhamet ve rahmet dolu… Eskiler, bakılan bir yüzde bakışın izinin kaldığına inanır, birine inciterek bakmaktan bile hayâ ederlerdi. İnsan, temas ettiği her ruhun belirgin izlerini taşır. Zira insan, karşılaştığı her insanla yeniden biçimlenen, hassas ve canlı bir hafızadır. İnsan dünyayı üzerinde taşıdığı tüm izlerin toplamıyla okur ve anlamlandırır.
Carl Jung’un projeksiyon kavramı da insanın bu veçhine pencere açar. Jung’a göre insan, kendi ruhunda taşıdığı gölgeleri farkında olmadan karşısındaki insana yansıtabilir. Çoğu zaman karşımızdakinde gördüğümüz şey, onun hakikati değil; kendi iç dünyamızdan ona düşürdüğümüz gölgedir. Karşımızdakine savurduğumuz ağır bir söz veya nahoş bir tavır, çoğunlukla muhatabımızla değil; kendi içimizde taşıdığımız karanlık ve dindirilememiş izlerle ilgilidir. Bu tavrımızla biz de bir başka insanın ruhunda aynı karanlık izi bırakmış oluruz. Yani yalnızca başkalarının bizde bıraktığı izleri taşımayız; biz de başkalarının ruhunda izler bırakırız. Başkalarının ruhunda bıraktığımız izlerin mesuliyeti ise her zaman omuzlarımızda olacaktır.
Bendenize başvuran her hastamda bu mesuliyeti omuzlarımda hissetmişimdir. Her hastam benden izler taşır, ben de her hastamdan izler taşırım. Hastalarıma bıraktığım iz sadece onlara reçete ettiğim ilaçlardan ibaret değildir. Elbette hastalarımın hastalıklarının şifasına vesile olmak öncelikli vazifemdir. Ancak ruhlarda tebessümün, samimiyetin ve merhametin izini bırakmak da şifaya vesile olmaktır. Bana binbir türlü ağrı, korku ve endişeyle başvuran insanların kalbini kırmaktan imtina ederim. Beden ağrısını iyileştirmek için çabalarken ruh ağrısına sebep olmaktan Allah’a sığınırım.
Çünkü insan, bedenden ibaret değildir. Her insanın görünen bir yüzü olduğu gibi, görünmeyen bir iç âlemi de vardır. İnsan, iç dünyasında nice deryalar barındıran aziz bir varlıktır. Biz ise çoğu zaman insanı bize göründüğü kadarıyla değerlendirir, onun bâtınındaki derinliği göremeyiz. Oysa asıl maharet, insanın görünmeyen tarafına karşı gösterebildiğimiz ihtiyatta ve hürmettedir.
İnsanın bu görünmeyen âleminin merkezinde kalp vardır. Kalp, yalnızca bir organ olmaktan ibaret değildir; niyetin, vicdanın, merhametin ve Rabbimiz ile kurulan münasebetin mahrem makamıdır. Kalp, nazargâh-ı ilâhîdir. Bizim inancımızda bir kalbi kırmak Kâbe’yi yıkmakla mukayese edilmiştir. Kalbe dokunmak, insanın en mahrem yerine dokunmaktır; bazen de kalbe dokunmak Allah’ın gayretine dokunmaktır. Yunus Emre bu sırrı ne güzel terennüm eder mısralarında:
Gönül Çalab’ın tahtı,
Çalab gönüle baktı.
İki cihan bedbahtı,
Kim gönül yıkar ise.
Modern dünyanın sıradan ve tüketilebilir bir meta haline getirdiği varlıkların başında şüphesiz kalp gelir. Âyine-i Samed olan kalbi kırmayı, incitmeyi öyle basitleştirdik ki; onu da tüketim nesneleri gibi ücret ödeyerek yenisiyle değiştirebileceğimizin yanılgısı içerisindeyiz. Oysa o müstesna mekânı kırıp dökmenin telafisi olmaz. Hele bir de içinden ah yükselen bir kalp, Arş-ı Âlâ’yı titretecek ağırlıktadır.
Ezcümle kalbi küçümsemek, Hz. İnsan’ı küçümsemektir. Kalbe gereken ihtimamı göstermemek, insanın mânâsını kavrayamamaktır. Söylediğimiz her sözde, takındığımız her tavırda; karşımızdakinin yalnızca görünen yüzüyle değil, taşıdığı bütün bir iç âlemle muhatap olduğumuzu unutmayalım. İnsani münasebetlerimizde yıkmayı değil, yapmayı tercih edelim. Başkasının karanlığına fener, yarasına merhem olmaya gayret gösterelim. Arkamızda kırık kalpler değil; duayla, tebessümle anılacak izler bırakmak duasıyla…