Eğitim, kültür ve insan üzerine yürütülen tartışmaların en zayıf halkalarından biri, gençlik meselesinin çoğu zaman yüzeysel bir kategoriye indirgenmiş olmasıdır. Gençlik, ya biyolojik bir geçiş dönemi olarak ele alınmakta ya da sosyolojik bir problem alanı olarak tartışılmaktadır. Oysa mesele bundan çok daha derindir. Gençlik, bir yaş aralığı değil; insanın varoluşla kurduğu ilişkinin en kırılgan, en açık ve en kurucu evresidir. Bu nedenle gençlik üzerine düşünmek, aslında insan üzerine düşünmektir. Daha doğrusu, insanın ne olduğu değil, nasıl olduğu sorusunu sormaktır. Çünkü gençlik, tamamlanmış bir varlık hâli değil; oluş hâlidir. Ne geçmişin yükünü tam anlamıyla taşır ne de geleceğin sorumluluğunu bütünüyle üstlenir. Öte yandan oluş hâli, gençliği hem imkân hem de risk alanı hâline getirir.
Tarih boyunca gençliğe yüklenen anlamlar, gençliğin kendisini değil; onu tanımlayan zihniyetleri açığa çıkarmıştır. Özellikle modern Batı paradigmasında gençlik, kimi zaman şekillendirilmesi gereken bir ham madde, kimi zaman disipline edilmesi gereken bir güç, kimi zaman bastırılması gereken bir arzu olarak görülmüştür. Eğitim adı altında biçimlendirme, ahlak adı altında sınırlama, disiplin adı altında hizaya getirme… Bunların her biri, gençliği anlamaktan çok onu kontrol etme arzusunun farklı tezahürleridir. Bu nedenle gençlik üzerine konuşan dil, çoğu zaman gençliğin dili olmamış; ona dışarıdan yüklenen bir dil olarak kalmıştır.
Ancak içinde bulunduğumuz post modern çağ, bu tarihsel sürekliliği kıran bir eşik sunmaktadır. Bugün gençlik artık tanımlanabilen bir kategori değil, tanımlamayı imkânsızlaştıran bir varlık biçimi olarak karşımızdadır. Bu durum, basit bir kuşak farkıyla açıklanamaz. Mesele daha derindedir: İnsan, varlıkla kurduğu ilişkiyi değiştirmiştir.
Dijital çağ ile birlikte ortaya çıkan yeni anlayış, sabitlik yerine akışkanlığı, süreklilik yerine geçiciliği, derinlik yerine yüzeydeki etkileşimi merkeze almıştır. Gençlik, bu ontolojinin en yoğun şekilde tezahür ettiği alandır. Artık genç birey, belirli bir kimliğe sahip olan değil; kimlikler arasında dolaşan, onları deneyimleyen ve gerektiğinde terk eden bir varoluş içindedir.
Bu durum çoğu zaman bir “kimlik krizi” olarak okunmaktadır. Oysa burada kriz olan gençlik değil, kimliğin kendisidir. Modern öznenin bütünlüğü çözülmüş, yerine parçalı, geçici ve çoğul bir öznelik ortaya çıkmıştır. Bu yeni özne, klasik anlamda konuşmaz; çünkü konuşma, süreklilik gerektirir. Bugünün gençliği ise dili parçalayarak, görselleştirerek ve çoğu zaman sessizlik üzerinden kurar.
Bu sessizlik, bir geri çekilme değil; mevcut anlam düzenine yönelik derin bir eleştiridir. Aynı şekilde oyun da artık bir eğlence değil; yeni bir varoluş alanıdır. Gerçek ile kurgu arasındaki sınırların belirsizleştiği bu alanda gençlik, yalnızca vakit geçirmez; kendisini yeniden kurar.
Ağ toplumunun yükselişiyle birlikte kurumların çözülmesi, bu süreci daha da belirgin hâle getirmiştir. Devlet, okul ve aile gibi yapılar, anlam üretme tekelini büyük ölçüde kaybetmiştir. Bunun yerine yatay ilişkiler, geçici topluluklar ve algoritmik yönlendirmeler öne çıkmıştır. Bu yeni düzende gençlik, sabit aidiyetler içinde değil; sürekli değişen bağlantılar içinde var olmaktadır.
Bu durum, bir yandan özgürleşme imkânı sunarken diğer yandan derin bir yönsüzlük hissi üretir. İnanç alanında da benzer bir çözülme yaşanır. Geleneksel anlam dünyalarının çözülmesi, gençliği boşlukta bırakmaz; aksine parçalı ve geçici anlam arayışlarına yöneltir. Ancak bu arayış, kalıcı bir zemine oturmakta zorlanır.
Burada ortaya çıkan şey, basit bir umutsuzluk değil; anlamın kendisine dair ontolojik bir sorgulamadır. Gençlik, artık hazır anlamları devralan bir özne değil; anlamın mümkün olup olmadığını sorgulayan bir varlıktır.
Bu noktada gençliği bir kriz olarak okumak, meseleyi yüzeyde bırakmak olur. Çünkü gençlik bir çöküş değil; bir geçiştir. Bu geçiş, yalnızca toplumsal yapıların değil, insan tasavvurunun da değiştiğini gösterir. İnsan artık sabit bir öz değil; sürekli oluş hâlinde bir varlıktır. Gençlik ise bu oluşun en yoğun, en kırılgan ve en yaratıcı safhasıdır.
Dolayısıyla gençliği anlamak, onu tanımlamakla değil; onunla birlikte düşünmekle mümkündür. Bu düşünme, kesinlik üretmez; açıklık üretir. Çünkü gençlik, tamamlanmış bir gerçeklik değil; sürekli ertelenen bir imkândır.
Ve belki de tam bu noktada asıl soru kendini gösterir: Varlık gerçekten yüklenebilir mi?
Emrullah Zorlu’nun Gençlik – Yüklenemeyen Dosya- kitabı, bu soruya bir cevap vermek yerine, bu sorunun düşünülmesini mümkün kılan bir zemin kurmaktadır. Çünkü burada gençlik, açıklanan bir nesne değil; düşüncenin sınırlarını zorlayan bir karşılaşma alanıdır. Bu kitap, gençliği anlatmaz; gençlikle birlikte düşünür. Onu tanımlamaz; onun karşısında düşüncenin yetersizliğini açığa çıkarır. Bu yönüyle kitabın değeri, sunduğu cevaplarda değil; açtığı imkândadır. Bu imkân ise yalnızca bireysel bir yazarlık çabasının ürünü olarak görülemez. Daha derinde, insanın kendisini, çağını ve varlıkla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünme ihtiyacının bir tezahürü olarak okunmalıdır. İyi okumalar…