eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

 Nuh’un Gemisi

 “Yere uzandığımızda bulutları gösterdim ”Bak bulutlar uçuyorlar şimdi”. Kardeşim, gökyüzüne gözlerini çevirdiğinde elimdeki pamukları havaya attım.”Bulutlar bak işte şimdi kar yağdırıyor’’Birlikte zıplıyoruz. Abla birazını cebimize dolduralım diyor sonra da oynarız. Olur diye başımı sallıyorum şimdi ceplerimiz pamuklarla şişmiş ama mutluyuz.

 Babamla  pamuk tarlasına gittiğimizde, önce çiçekleri karşıladı bizi sonra zamanla değişip gül goncasına benzer kozalara döndü. O kozalar, bir sabah ansızın mısır patlakları gibi içinden bembeyaz pamuklarını dışarı çıkardı. Sanki sihirli bir el gelip değiştirmişti her şeyi. Kardeşimle çok mutluyduk.

Tarlanın bir köşesinde kurduğumuz otlarla çevrili yuva daha da görünmez olmuştu.

 Annemin uzun kış gecelerinde tandırın başına anlattığı Ağrı dağı masalındaki dağın eteğindeydi evimiz. Kerpiçten evimizde dumanı hep tüten bir bacamız, bir de gaz lambasının ışığı vardı. Etrafında akarsular, suların tarlalara ulaştırıldığı arklar vardı. Evimizin etrafında beyaz gövdeleri ile huş ağaçları ve kavaklar geceleri rüzgârla şarkı söylerlerdi biz çocuklara. Yalnız bizim duyacağımız melodiler var o seslerde . Bizim ve köpeğimiz Karabaşın…

 Babam, bu toprakların Nuh peygamberin oğullarından bu yana ekilip dikildiğini, bunu kitaplardan değil dedelerinden öğrendiğini söylemişti. Pamuk ekmek ve hasat etmek emek isteyen bir iştir. Ekime ne zaman başlamalı, toprağın sıcaklığı ne olmalı hep babam karar verirdi. Her bitkinin dikim takvimi olduğunu yoksa iyi verim alınmayacağını bilirdi. Bunu yaparken ayın büyümesini izleyen ve rüzgârları, yağmuru gözleyen “ zamanı var oğul” diyen,  can kulağıyla dinlediği görünmez bir dede vardı sanki…

 Sonbaharın serinliğini yüzümüze çarptığı bir sabah erken kalkıp bütün pamuk bahçesinde kardeşimle dolaştık. Arkamızda bizimle beraber dolaşan, köpeğimiz Karabaşla beraber ninemlerin tandırından çıkan sıcak lavaş ve köy peynirinin dilimizde kekremsi tatları gitmemişken, “Damdaki sergende kayısılar var çıkın ters yüz edin” dedi ninem. Toprak damlı evin bitişiğinde, tezeklerden kurulmuş galaklara kardeşimin elini tutup,  her tezeğe bir merdiven basamağı gibi basarak çıktık. Aşağıda hoplayıp zıplayan Karabaş’a “sen orda kal” dedim. Önce mızıldanır gibi ses çıkardı bir iki defa havladı, sonra kuyruğunu toplayıp yere uzandı Galaklar, tezeklerden köyün kadınlarca bin bir emekle yapılır ve kurutulduktan sonra üst üste dizilirdi. Kışın tandırda yandığında kırmızı kor rengi ışıkla etrafa tatlı bir sıcaklıkyayardı.

 Toprak damın üzerine çıktımızda Ağrı Dağı’nın bulutların içine girip çıkan karlı başlarına baktık. Geçen seneye göre daha azdı sanki karları, bana mı öyle gelmişti bilmiyorum. Küçük Ağrı kardeşim, büyük Ağrı ben oldum. Arkamızda ise uzanan ova, buradan daha güzel göründü bize. Ninemin beyaz örtüler üzerine serdiği kayısılara gözümüz takıldı. Bazılarının yeni toplandığı belliydi. Taze olanlar bir tarafta, daha kuru olanlar bir tarafta duruyordu. Kayısılar, güneşten kopmuş sarı parçalar halinde serildiği yerden bize gülümsüyordu. Ninemin tembihi geldi aklıma. Kaysıları ters yüz ederken beğendiklerimizi elimize aldık. Ağrı Dağını seyretmeye koyulduk. Beyaz bir duvağı anımsatan bulutlar dağın tepesinde duruyordu. Güneşin ışıkları karla kaplı kısımlarını aydınlatırken, uzun boynuna çizikler atılmış bir ceylan gibiydi, kayalık kahverengi kısımları gölgede kalıyordu. Anlatacaklarımı dinleyin hele diyerek, aniden beyaz bulutların arasından çıkacak bir devi anımsatıyordu…

Annemin anlattığı Nuh’un gemisi hikâyesi geldi aklıma. “Ağrı Dağı’nın tepesinde Nuh’un gemisi varmış” dedim. Elimi bulutların arasına gizlemiş olan dağın uç kısmına doğru uzatarak işte tam orada.“Neden bir gemi dağın başına koyulmuş abla” dedi kardeşim. Babam, gemilerin büyük sularda- Aras’dan da büyük sularda- yüzdüğünü söylerdi kendimden emin bir şekilde devam ettim. Nuh peygamber, yaklaşan büyük tufandan tüm canlıları korumak için her hayvan çiftinden gemisine almış.”Peki hepsi sığabilmiş mi abla?”.Elimi yana kadar açıp gösteriyorum, “Kocaman bir gemiymiş bu. Bizim köydeki koyunları ve kuzuları, inekleri ve Karabaşı bile alacak kadar büyük. Günler, aylar sonra sular çekildiğinde Ağrı Dağının başında bu gemi durmuş. Bütün hayvanlar ve Nuh peygamber tekrar bu topraklarda mutlu yaşamışlar”.Kardeşimin meraklı gözleri bana çevriliyor”Peki gemiye ne olmuş abla?”Ağrı dağının karlı bulutlu doruklarına bakıyorum.”Belki de hala oradadır karların altında duruyordur”.

 Ala bir karga bizim orada olduğumuzu hatırlatırcasına üzerimizden hızlıca uçup karşıdaki kavaklıklara doğru uzaklaştı. İkimiz de birbirimize baktık. Vakit ne kadar hızlı geçmişti. Köyün eski camii minaresine yuva kuran leyleklerin yavruları büyümüşler ve sıcak ülkelere göçe hazırlanıyorlardı. Köyün camisinde ikindi ezanı okunuyor, toprak damlı evler ve önlerindeki eyvanlardan tavuk ve kaz sesleri duyuluyordu.

 Ninemin bez torbaya koyduğu kayısı kurularıyla eve doğru serçe telaşı ile geldik. Yeni demlenmiş çayın kokusu her yeri sarmıştı. Evin girişine yerdeki sofrada, annemle babam bağdaş kurmuş, çay içiyorlardı. Babam cebinden çıkardığı mektubu göstererek“ gitmemiz hepimiz için hayırlı olacak” diyordu. Askerlik arkadaşı İstanbul denilen bir yerden göndermiş bu mektubu. İş ve kalacak yer de varmış büyük şehir denilen o yerde. Hem çocuklar da oradaki yakın okullarda okurmuş. Gözleri bize bir an kayan annemle, beraberce uzun uzun mektuba baktık. Üzerinde mavi mürekkeple yazılmış yazılar ve iki tane pul olan bu beyaz kâğıt, babama çok şeyler anlatmıştı demek ki…

 O günden sonra evde göç etmek, gitmek kelimeleri çok kullanılmaya başlandı. Annemin gözünde hep bulutlar dolaştı. Ninemle konuşurken, “Gitmemiz lazım anne”, diyordu “Çocuklar için onların geleceği için büyük şehre gitmemiz gerek”.Ninem yüzündeki hüzünle, yapacak bir şeyin olmamasının getirdiği çaresizlikle dinliyordu. En yakın okul onlarca kilometre uzaktaydı. Kış çok çetin geçerdi buralarda, o günlerde hiçbir taşıt işlemezdi. Bazen tipide donan, kaybolan köylülerin, çobanların haberlerini duyardık. Babam için ise orada fabrikaların çok olduğunu mutlaka bir iş bulunacağını söylüyordu annem. “Hakkınızda hayırlısı olsun” dedi ninem. Bana dönüp “hele getir o üzerlikten yakayım biraz” dedi ninem. Duvardaki boncuk ve renkli kumaşlarla süslenmiş, kol kol uzanan üzerlik nazarlığın bir kolundaki kurumuş tohumları tutarak aldım elime. Ellerini iki yana açtığında kınalı parmakları gülümsedi bana. Ninem kalınca bir demir kabın içine üzerlikleri koyup yaktı.

 “Üzerliksen,havarsan

 Hazar derde devasan

 Hangi evlerde olsan

 Gada bela savarsan.”

 Bu ninni gibi sözlerle, tohumlardan çıkan dumanı bize doğru üfledi. Dualar dilinde mırıltılar halinde tekrarlandı. Hepimiz ateşte çıtlayan tohumlara baktık. Keşke her şey bu kadar kolay olsaydı. Gelecek günler neler getirecekti, nasıl bir yere gidiliyordu? İstanbul nasıl bir yerdi?  Orda da dağlar, ağaçlar, kuşlar ve pamuk tarlaları da var mıydı? Ya Karabaş ne olacaktı? Kardeşimle sessiz bir derinliğe yuvarlandık. Bu konudan hiç bahsetmedik.

 Göç haberi, köyün sokaklarında, çeşme başlarında, harman yerlerinde kısa sürede duyuldu. Irmak başlarında tokmakla çamaşır yıkayan kadınlar,  tokmaklarını indirirken bunu konuşur oldular.”Duydun mu Asiye, Esmagiller İstanbul’a göç ediyorlarmış”.Tandır başında lavaş yapan Döndü Kadına yardıma gelen kadınlardan biri ; “İstanbul’da bunca eziyetle ekmek yapmıyorlarmış”. Döndü Kadın merakla baktı ”Orada fırın denilen büyük yerler varmış parayla gidip ekmeğini oradan alıyormuşsun” dedi çemberi mor oyalı kadın. Kimsenin görmediği uzak O şehir hakkında konuşmalar uzayıp gitti.

 Başka bir gün ise çeşme başındaki su dolduran kızlardan biri bana dönerek” Artık evinizden çeşmeden akacak bu sular” dedi. Eve döndüğümde anneme sordum. ”Öyle imiş” dedi İstanbul’da sular evden akıyormuş. Annemin mutlu olacağını düşünmüştüm bu habere ama hiç mutlu görünmüyordu. Bir türkü mırıldandığını duydum o an, yüksek yüksek tepeler ve arşı arşı memleketlerin geçtiği bir türküydü bu…

 Kamyonun gürültülü sesiyle irkildiğimiz o sabaha kadar göç etmenin bir hayal olduğunu sanıyordum. Oysa biz horozun sesi ve kuş seslerine aşinaydık burada. Artık hayal, gerçeğe dönmüştü işte.  Dört tekerlekli, arkada geniş bir kasası olan kırmızı renkli işte o “gerçek”, kapımızda duruyordu tüm haşmetiyle. Evdeki döşek, kilim, duvar halısı, üzerlik nazarlığımız bir bir taşınıyordu kamyona. Karabaş’ı ninem kendi bahçesine bağlamıştı. Bizim eve alışkın olan Karabaş artık başka bir yuvadaydı.

 O sırada kardeşimle gizli yuvamıza gidip pamuklara baktık kalan birkaç tane pamuğu alıp cebimize doldurduk. Döndüğümüzde, haberi duyan köy ahalisini kamyonun önünde, babamla beraber durduğunu gördüm. Kucaklaşmalar ve vedalaşmalardan sonra babam ikimizi de kamyonun arkasına çabucak çıkardı. Annem çok sevdiğim gemi resimleri olan mavi döşeği sermişti arkaya. Oyun alanımız,  bu döşek ve hayal dünyamız kadar genişti. Gemiler, döşekte değil şimdi gökyüzünde bulutlarla yüzüyordu. Kimse görmedi bunu, yalnızca kardeşim ve ben biliyorduk. Oradaydılar işte köpük köpük bulutların üzerinde, Ağrı dağı kadar yukarda ve bulutlarla dosttular…

 Bu göç kamyonu, ağızdan bir diş çekilir gibi, acı ama olması gereken bir şekilde, yavaş yavaş köyümüzden çıkıyordu. Geride yalnızca bizim hissettiğimiz ince bir yürek sızısı ve hasret bırakarak hareket ediyordu. Bizden sonra kaç diş daha çekilecekti bu köyden acaba? Biz son değildik belki ama ilk olmuştuk. Nuh’un gemisinde birçok canlı türü varken bizim göç kamyonumuzda yalnızca ailemiz vardı. Ne köpeğimizi alabilmiştik ne de kayısıları ve pamuklarımızı.

 Muhtar ve akrabalar, sessizce kamyonun ardından baktılar. Köyde, bizim boşluğumuzu en derin anlayacak ninemdi. Ona bakarken yüzündeki çizgilerin daha da derinleştiğini gördüm. Elinde bir maşrapa su dökerken ve dua mırıldandığın tahmin edebiliyordum. Dökülen su, kamyonumuz sokağın başına kadar gidene dek geriye doğru akıp toprak tarafından emildi. Ninem seneler sonra İstanbul’a geldiğinde ne suyunu sevecekti ne de havasını. Şimdi elinde köyünün özlem duyacağı o soğuk suyunu ardımızdan dökerken, bunu bilemezdi elbet.

Başımı daha geriye uzatıp evimizin yakınındaki pamuk tarlasındaki yuvamızı görmeye çalıştım. Elimize topladığımız pamukları havaya atıp kar yağdırdığımız günleri anımsadım. “İstanbul da kar yağar mı anne? Dedim” Yağar elbet, haydi uzanın döşeğe yol uzun”.Döşeğe baktım üzerindeki gemi resimleri gel haydi oynayalım diyordu bana. Kamyonun radyosundan arkaya mırıltılar şeklinde bir türkü sesi geliyordu. Annem yavaşça şarkıya eşlik etti.

Aşan bilir karlı dağın ardını

Çeken bilir ayrılığın derdini

Bülbül kaça aldın gülün nargını

Gül alıp satmanın zamanı değil.

 Kardeşimle hayali gemileri paylaşırken uykunun serin kollarına bıraktım kendimi. Düşümde pamuk tarlamızda koşuyor, elimize topladığımız pamukları yine havaya atarak kar yağdırıyorduk. Pamuklar birden bulut oluyor, gökyüzüne yükseliyor, yükseliyordu. Bulutların üzerinden baktığımda aşağıda kerpiçten ve toprak damlı evler minicik görünüyordu. Karabaş yine eyvanın önünde havlıyordu. Kayısı ağaçlarının dalları yükünden aşağı doğru sarkıyordu.. Ninemi görüyorum. Yüzü hüzünlü, elleri ise hamurlu. Yine tandırın başında, mis gibi lavaş kokuyor ortalık. Ellerini havaya uzatıyor ve Ağrı Dağını gösteriyor. İşte orada, Nuh’un gemisi, Ağrı Dağının tepesinde, bulutların arasında, güneşle dost olup parlıyor.

 Biz de Nuh’un gemisinde göç eden o canlar gibi döneceğiz bir gün buraya. Yine Ağrı Dağı’nın eteklerine geleceğiz diyorum. Ninem, sesimi duysun istiyorum. Duymuyor beni susuyor, çatlamış ama tombul kınalı ellerindeki hamurlar gemi şeklini alıyor uçuyor bulutlara doğru. Nuh’un gemisi gibi, bizim gibi…

Nazmiye ERDEN

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

  1. Seyffettin Ceylan dedi ki:

    Çok güzel beğendim, edebi metin özelliğinin yanında halk kültüründen, sözlü edebiyattan, halk biliminden beslenmiş. Kültürel coğrafya buram buram da özlem kokuyor.

    1. Nazmiye Erden Nazmiye Erden dedi ki:

      Çok teşekkür ederim sayın hocam.Sizin gibi edebi metinler romanlqr yazmış bir eğitimciden bu türlü övgü almak beni çok mutlu etti.Sağolun var olun.