Yeni Dönem, Eski Meseleler
Okullarımızda yeni eğitim-öğretim yılı başladı. İlköğretim ve ortaöğretim çağındaki talebelerle veliler, kırtasiye ve okul masraflarının telâşında. Üniversiteliler ise barınma, ulaşım ve geçim kaygısı içinde yeni döneme adım atıyor. Bunlar işin görünen kısmı. Asıl mesele, yıllardır yazdığım ve dillendirdiğim, eğitimde temel sorunlarımızdır. Bir muallim olarak sorumluluğum, bu yaraları tekrar tekrar dile getirmek, gündemde tutmaktır.
Herkes Okumak Zorunda mı?
Türk milleti tarih boyunca üretmeyi, savaşmayı, zanaatı ve hareketliliği sevmiş bir millettir. Fakat ilmî ve fikrî sahada aynı gayreti gösteremedik. Kendi eserlerimizi dahi çoğu kez başkalarının gözünden öğrenmek zorunda kaldık. Bugün hâlâ üniversite diploması uğruna yıllarını heba eden, sonunda masa başında mutsuz olan binlerce gencimiz var. Oysa herkesin okuması şart değil. Asıl mesele, istidada uygun yönlendirmedir.
Çözüm Mesleki Eğitimde
Bugün Türkiye’de yaklaşık 20 milyon talebe sıralarda, 1,2 milyon muallim ders başında, 200’ün üzerinde üniversite kapılarını açmış durumda. Böylesine devasa bir maarif ordusuna rağmen, mezun gençlerimizin önemli bir kısmı işsiz veya meslek dışı alanlarda çalışıyor hâlâ. Bunun nedenleri de çözüm yolları da aşikârdır.
Zorunlu eğitim yıllarını bitiren talebeler, ilgi ve kabiliyetlerine göre mesleki eğitime yönlendirilmeli. Sanayide, zanaatte, tarımda üretime katılacak gençlerimizin önü açılmalı. Aksi halde üniversite sıralarında amaçsızca vakit tüketen, mezun olunca da umduğunu bulamayan kitlelere maruz kalmaya devam edeceğiz.
Üniversite ve Zihniyet Dönüşümü
Üniversite sadece diploma değil, bir zihniyet meselesidir. Ne yazık ki ailelerinden aldığı değerlerle yetişen birçok genç, üniversite yıllarında köklerinden uzaklaşıyor; batı hayranlığına, hazcılığa ve kimliksizliğe savruluyor. Devletin ve milletin onca yatırımının karşılığı bu olmamalı. Üniversite, kökleriyle bağını koparan değil; değerleriyle, üretimiyle milletine hizmet eden bir gençlik yetiştirmelidir.
Koskoca Boğaziçi Üniversitesi gözümüzün önünde duruyor. Derse girmekten imtina eden, aslî sorumluluklarını bırakıp yan yollara sapan ve bu keşmekeşe talebelerini ve kamuoyunu da davet eden akademisyenleri görmezden gelmemiz imkân dahilinde mi? Üstelik Boğaziçi devletin üniversitesi; tıpkı ODTÜ, Yıldız vd. gibi. Bu bile başlı başına topyekün bir silkinmeyi zaruri kılar.
Talebelerine ilham yaratamayan, öğrenilenlerle hayatta kullanma münasebetini izah ve ikna edemeyen, yeterince etkili olamayan akademisyenlerin ve ortaöğretim hocalarının silkinmesi gerekiyor. Misal; diğer tüm branşları dışarıda bırakalım; sosyal bilimler ve edebiyat alanında devasa birikim ve kitlenin neticesi 100-200 adet satışa ancak ulaşabilen dergi tirajları, son derece mühim vazifeler icra etmesine rağmen yıllar sonra dahi tekrar baskı yap(a)mayan kitaplar mı olmalıdır?
Küpe girmeden sirke olmaya çalışan, gayret etmeden kazanımlar elde etme sabırsızlığına düşen bir nesle gerçek sorumluluklarının hatırlatılması elzemdir.
Öğretmenin Mesuliyeti
‘Ağaç yaşken eğilir.’ Başarı için muallimin rolü tartışılmaz. Bugün muallim sayısı 1,2 milyona yaklaşmış durumda. Fakat mesele sadece sayıyla bitmiyor; meslek bilinci, ideal ve fedakârlıkla yapılan bir öğretmenlik anlayışına ihtiyacımız var. Öğrencisini kendi evlâdı gibi gören, ilmin zekâtını vermek için okuyan, yazan, öğreten bir muallim tipine. Çünkü eğitimde başarı, öğretmenle başlar.
Aile Kurumu: Eğitimin Temeli
Eğitim sadece okulda değil, önce ailede başlar. Ahlâkın, terbiyenin, vicdanın ilk dersleri evde verilir. Eğer çocuk sokakta hâlâ çöp atıyor, küfrederek geziyorsa sorun sadece okulda değil, evde aranmalı. Unutmayalım ki Osmanlı’yı asırlarca ayakta tutan da Türk milletini bin yıllardır güçlü kılan da sağlam aile yapımızdır. Aile çökerse devlet çöker.
Medyasından sivil kurum ve kuruluşlarımıza nerdeyse hepimiz bu temeli dinamitliyoruz. Sağlam bir temele dayalıymışız ki şükür ayaktayız ama nereye kadar?
Peki Çözüm Ne?
Çözüm, basit ve açık: Mesleki eğitimi güçlendirmek, öğretmeni sorumluluk ve ideal bilinciyle yetiştirmek, aileyi eğitimde merkeze almak, üniversiteleri diploma fabrikası değil, ilim ve üretim merkezine dönüştürmek.
Unuttuğumu düşünmeyin, niceliğe değil niteliğe bakmalıyız. Hiçbir çağda okul süresi bu kadar uzun olmadı, mecburi tutulmadı, en verimli çağlar dört duvar arasında geçirilmedi. Devletin, dolayısıyla milletin dişinden tırnağından artırarak ve çok uzun sürecek vakitler boyunca desteklediği eğitimin tam meyve toplama zamanında özellikle gençlerin yurtdışına gitme hayalleri kurmasını hangi cümlelerle izah edebiliriz?
Biz Kimiz?
Herkes işini hakkıyla yapacak, herkes önce kendini düzeltecek. Millet olarak sorumuz şu olmalı: “Biz kimiz?” Bu soruya samimi, sahici ve üretken bir cevap veremeyen hiçbir eğitim sisteminden başarı beklenemez.
Biz kimiz? Biz, binlerce yıllık tarihiyle nice imparatorluklar kurmuş, çağ açıp çağ kapatmış, göğsünde iman, elinde alın teri, aklında ilim taşıyan Türk milletiyiz. Biz, Göktürk Kitabelerinden bugüne kadar varlığını kalemiyle, kılıcıyla ve alın teriyle mühürlemiş bir milletiz.
Eğer gençlerimiz bu hakikati idrak ederse; yalnızca kendi hayatlarını değil, milletimizin istikbalini de inşa edeceklerdir. Çünkü “Biz kimiz?” sorusuna verilecek en sahici cevap şudur:
Biz köklerini unutmayan, değerlerini yitirmeyen, çalışkan, üretken ve sorumluluk taşıyan bir milletiz.
Her bir gencimiz bunu yüreğinde hissettiği gün, sınıflarımızdan sadece talebeler değil; geleceğin mimarları, bilim insanları, şairleri, mühendisleri, muallimleri yetişecektir. İşte o vakit maarif, kağıt üstünde kalmayacak; milletimizin ruhunu diriltecek bir güç olacaktır.
Ve o gün geldiğinde, Türk milleti yalnız geçmişin ihtişamıyla övünmeyecek, geleceğin de en parlak sayfalarına imzasını atacaktır.
YUSUF ALPASLAN ÖZDEMİR