Egemen bir devlet olan Venezuela’nın seçilmiş devlet başkanı Nikolas Maduro ’nun eşiyle birlikte, 3 Ocak sabahı; ABD tarafından düzenlenen bir gece yarısı operasyonuyla yatağından alınarak, New York’a kaçırılması olayı; bir devlet terörü ve emperyalist saldırganlığın en uç noktası olduğu kadar; başka ülkelerin yer altı ve yer üstü zenginliklerine çökmek için; her türlü hukuksuzluğun mubah sayıldığının da bir göstergesidir.
Gelişmekte olan ülkelerin iç zafiyetlerini ganimet olarak gören; iç anlaşmazlıkları fırsata dönüştüren küresel güçler, demokrasi, özgürlükler, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi kavramları istismar eden, ürettikleri komplo teorileri hedef olarak seçtikleri ülkelerin halklarını birbirine düşürerek, kaleyi içten fethetmeyi ve doğal kaynaklara çökmeyi amaçlayan demokrasi münafıklarıdır. ABD’nin Maduro’yu kaçırma olayının altında yatan gerçek; sadece Maduro’nun cezalandırılması olayı değil, Venezuela’nın zengin petrol yataklarına ve enerji kaynaklarına çökülmesi amacı yanında, bütün dünya ülkelerini tehdit amacı taşımaktadır.
Şunu ifade etmek isterim ki, bir ülkenin birlik, beraberlik ve bütünlük içinde olması; dış müdahaleler karşında sığınacağı en etkili savunma silahıdır. Ülkeleri idare eden liderler toplumsal güvenin ortadan kalkmasıyla; toplumların çökeceğinin, birlikte yaşama iradesinin ortadan kalkacağının, ortak acıların ve ortak sevinçlerin anlamını yitireceğinin şuuru içinde olmalıdırlar. Bu konuda İbn Haldun’un “toplumlar dış düşmanlarla değil, iç zaaflarla yıkılır.” Sözü dikkat çekici mahiyettedir. Küresel güçleri memnun etme yerine; hangi dil, din, ırk ve siyasi görüşe mensup olursa olsun liderlerin; kendi vatandaşlarını memnun etme gayreti içinde olmaları en akılcı yoldur.
Bir ülkenin dış ve iç tehlikelere karşı korunması; iç kalenin tahkim edilmesine, yönetimde hukukun üstünlüğünün esas alınmasına; adaletin liyakatin, mal ve can emniyetinin, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi temel hak ve hürriyetlerin kâmil manada sağlanmasına bağlıdır. Tarihte hiçbir ülke; içeriden destek alınmadan, iç cephe parçalanmadan; yıkılamamış ve liderleri teslim alınamamıştır. Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşine yönelik yapılan operasyonunda içeriden alınan bir destekle gerçekleştirildiği yönündeki iddiaların doğruluk derecesinin yüksek olduğu kanaatini taşıyorum.
Bir ülkede halk ile yönetimi karşı karşıya getiren; çözülmeyi hızlandıran, ekonomik, sosyal siyasal ve toplumsal etkenler vardır. Demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanması; şeffaflığın, hukukun üstünlüğünün ortadan kaldırılması, yargıya güvensizliğin, yargısız infazın, işsizlik ve hayat pahalılığının, yoksulluk ve yolsuzluğun, gelir dağılımında adaletsizliğin, ayırımcılığın, kayırmacılığın, kamu kaynaklarının şahsi amaçlarla kullanılmasının aleni hale gelmesi; halkın taleplerinin dikkate alınmaması; sürekli gerilimi artıran, kutuplaştırıcı dil kullanılması; etnik, dini, mezhepsel ve siyasi temelli eşitsizlikler; eğitim, sağlık ve iş imkanına erişimde yaşanan zorluklar sebebiyle oluşan gelecek kaygısı gibi hususlar; bölgesel ve küresel krizleri tetikleyen sebeplerden bazılarıdır.
Ne yazık ki gelinen noktada iç çatışmalara ve dış müdahalelere maruz kalan ülkelerin; halkıyla bütünleşemeyen, kendi çıkarlarını halkının menfaatlerine tercih eden; yokluktan ve yoksulluktan bunalan halkın taleplerini şiddetle bastıran liderler tarafından yönetilen İslam ülkeleri veya az gelişmiş ülkeler oldukları göze çarpmakta; durum böyle olunca yönetim zafiyetleri, iç karışıklıkları tetiklemekte, dış müdahalelere davetiye çıkarmaktadır.
Bu sebepledir ki, küresel güçler tarafından halkları ve yöneticileri arasında bütünlük bulunmayan, yer altı ve yer üstü doğal zenginliklere sahip ülkeler ya işgal edilerek ya halkları birbirine düşürülerek ya da iş birlikçi yöneticiler iş başına getirilerek, ekonomik açıdan ve yönetim bakımından kendilerine bağımlı hale getirilmektedir. Trump’ın Venezuela devlet başkanı kaçırmasının altında yatan gerçekte; ülke zenginliklerine çökme gayretinden başka bir şey değildir.
Özellikle yönetim zafiyetlerinden kaynaklanan; birbirini tetikleyen etkenler bir araya geldiğinde akıl ve mantık devre dışı kalmakta; protestolar, toplumsal hareketliliklerle; tıpkı 2010 yılının sonlarına doğru Tunus’ta baş gösteren Ortadoğu’yu ve Kuzey Afrika ülkelerini etkisi altına alan “Arap Baharı”ında yaşandığı gibi dış kışkırtmaların etkisiyle çıkan ayaklanmaların iç çatışmaya dönüştüğü; mezkur ülkeleri çöküşe, rejim değişikliğine hatta bölünmeye kadar götürdüğü herkesçe bilinen bir gerçektir. Bilinen başka bir gerçek daha vardır ki, bu bölünmeye maruz kalan ülkelerin tamamının İslam ülkeleri olmasıdır.
Nitekim; 2001 yılında ikiz kulelerin vurulmasından sorumlu tutulan Afganistan’ın ve 2003’ te Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in, kimyasal silah ürettiği bahanesiyle, demokrasi ve özgürlük vaadiyle, ABD öncülüğünde; çok uluslu güçler tarafında Irak’ın işgal edilmesi ve parçalanmış bir Irak’ın geriye kalması;
17 Şubat 2011’ de Libya lideri Muammer Kaddafi aleyhine başlatılan gösterilerin iç savaşa dönüştürülmesi; NATO güçlerinin müdahalesiyle havadan atılan bombalarla Libya’nın yerle bir edilerek, geriye halkı ve yöneticileri birbirleri ile savaşan bölünmüş bir Libya’nın bırakılması;
15 Mart 2011 ‘de Suriye’nin Dera kentinde barışçıl gösterilere Esat rejiminin silahla karşılık vermesiyle başlayan 7 Aralık 2024 yılına kadar 13 yıl süren; 100 binlerce Suriyelinin öldüğü, 100 binlercesinin yaralandığı iş savaşta 12 Milyon Suriyelinin iç ve dış göçe maruz bırakılıp, Suriye bataklığının oluşturulması;
2011 yılında yoğun protestoların yaşandığı Mısırda; ayaklanmalar neticesinde, devrilen Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in yerine 2012 yılında; Mısır halkının %51’den fazla oyunu alarak C. Başkanı seçilen Muhammed Mursi’nin ABD ve işbirlikçilerinin desteğiyle 3 Temmuz 2013’ te Mısır Genel Kurmay Başkanı Abdulfettah Sisi’ tarafından yapılan darbe ile görevden indirilip hapse atılması ve idama mahkûm edilmesi, aynı süreçte; yerel, bölgesel ve küresel aktörlerin müdahalesiyle yine Bahreyn Ürdün, Yemen gibi ülkelerinde iç çatışmalara maruz kalması;
6 Aralık 2017 Trump tarafından Kudüs’ün İsrail’e başkent olarak tanınması, 2019 yılında bir Suriye toprağı olan Golan tepelerinin egemenlik hakkının hukuksuz bir şekilde İsrail’e verilmesi,
7 Ekim 2023 te başlayıp; 2 yıl süreyle Gazze’de, Batı Şeria’da, Kudüs’te 70 binden fala Filistin halkını bebek, çocuk kadın demeden katledilmesi, 170 binden fazlasının yaralanması, 2,3 Milyon Filistinlinin defalarca yerlerinden edilmesi ve açlıkla öldürmeyi bir savaş yöntemi olarak seçen İsrail’in; yaptığı soykırım sebebiyle (UAD) Uluslararası Adalet Divanı tarafından cezalandırılmasına, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) tarafından İsrail başbakanı Binyamin Netanyahu ve eski İsrail savunma bakanı Yoav Galant’ ın “savaş suçu” işledikleri gerekçesiyle tutuklanma kararlarının askıya alınması: Hukuk yerine gücün çalıştırıldığının kanıtıdır.
ABD, devletlerarası anlaşmazlıkları uluslararası hukuk kuralları ile çözme yerine egemen bir ülkenin seçilmiş başkanının kaçırılması yoluyla çözmeye kalkışmakla çok tehlikeli bir çığır açmıştır. ABD’nin anlaşmazlıklarını hukuk dışı güç kullanarak çözmeye kalkışması ne kadar kaygı verici ise; işlenen hukuksuzluk karşısında sessizliği tercih eden, göstermelik açıklamalarla zevahiri kurtarmaya çalışan ülke liderlerinin durumları da o kadar kaygı vericidir. Yapılması gereken tek şey; bütün dünya liderlerinin ABD haydutluğuna karşı yiğitçe bir duruş ortaya koymalarıydı. Haksızlıklar karşısında susan, ABD ve İsrail’in tehdit ve şantajlarına boyun eğmekle kendisini ve ülkesini koruma altına aldığını zanneden liderler aynı akibet başlarına geldiğinde büyük bir yanılgı içinde olduklarını er ya da geç anlayacaklardır.
Yazımı günümüz dünya liderlerinin tavrını yansıttığına inandığım bir hikâye ile bitirmek istiyorum: Aslan, kurt ve tilki arkadaş olup avlanmaya çıkmışlar. Günün sonunda, bir öküz, bir geyik bir de tavşan avlayıp, mağaralarına dönmüşler. Aslan kurda: “Hadi bakalım kurt kardeş!” “Şu avlarımızı paylaştır da aç karnımızı doyuralım.” Demiş. Kurt: Haşmetli Kıralım!” Paylarımız bellidir. Şu yaban öküzü sana, şu geyik bana, şu tavşanda tilki kardeşimizedir.” Der demez; Aslan, birden kükremiş, “Bre hadsiz! Sen kim oluyorsun da bana böyle bir paylaşımda bulunuyorsun demiş ve bir pençe darbesiyle kurdu yere sermiş!
Kurt can çekiştirirken, bu kez aslan tilkiye dönüp: “Tilki kardeş Haydi sen paylaştır şu avları” Demiş. Tilki edeple diz çöküp: “Haşmetli kıralım! Pay etmek ne haddime! Madem emir buyurdunuz emrinizi yerine getireyim; Tavşan sabah kahvaltınız, öküz öğlen yemeğiniz, geyik te de akşam yemeğiniz için uygundur Efendim.” Deyince; bu paylaştırma şeklinden memnun kalan aslan: tilkiye, böyle adil bir paylaşımı nereden öğrendin.” Demiş. Tilki de: “Yüce Kıralım. “Şu haddini bilmez kurdun halinden öğrendim.” Demiş.
Sonra Aslan kalkıp giderken; tilki de kendi kendine “Şükürler olsun Mevlâ’ya; İyiki Aslan önce Kurt kardeşe söyledi. Yoksa bana önce pay et deseydi ben de kurt gibi olurdum. Demiş.
ABD’nin hukuksuz işgallerine, ülkelerin zenginlik kaynaklarına çöküşüne ve ülke liderlerine yaptırımlarına şahit olan liderlerin; yapılan haksızlıklara birlik olup, karşı koyma yerine; bana dokunmasın da hepsi onların olsun diyen “tilkinin adaletini” tercih etmeleri, ülkeleri ve insanlık adına utanılacak bir durumdur. Ocak 2026
Mustafa KIR
Kaleminize sağlık