Din eğitimini yıllardır sadece “ibadet öğretimi” olarak algılayan bir anlayış hâkimdir. Çocuklara namazın rekâtlarını, orucun farzlarını, zekâtın miktarını öğretmek elbette önemlidir. Ancak din, yalnızca ritüel bilgisine indirgenirse öğrencilerin zihninde eksik ve parçalı bir çerçeve oluşur. Çünkü ibadet, ahlakla; ahlak, kültürle; kültür ise kimlikle iç içe bir bütündür. Bu bağın kurulamadığı bir din eğitimi, bireyi hayata hazırlamak yerine onu ezberci bir bilgi alanına hapseder. Daha da önemlisi, bu bütünlüğü görmeyen bir müfredat, öğrenciyi zamanla hem dinden hem de ahlaktan uzaklaştırabilir.
Bugün toplumda sıkça dile getirilen değer erozyonu, duyarsızlaşma, bencilleşme ve anlam kaybı gibi sorunlar, yalnızca sosyal medyanın ya da modern yaşamın bir sonucu değildir. Bu tabloyu besleyen en önemli etkenlerden biri, eğitimin –özellikle de din eğitiminin– hayatla bağının zayıflamasıdır. Dini bilgi bilen ama onu davranışa dönüştüremeyen bireyler yetiştirmek, yozlaşmanın önüne geçmek yerine onu görünmez biçimde derinleştirir.
Peki çözüm ne?
Öncelikle din eğitimini çok boyutlu bir modelle ele almak gerekir. Din yalnızca kurallar ve kalıplar bütünü değil; inanç, ahlak, estetik ve kimlik boyutlarını birlikte barındıran bir yaşam rehberidir. Namaz, sadece rekât sayılarından ibaret değildir; aynı zamanda sabrı, düzeni, sorumluluğu ve kul olma bilincini öğretir. Kur’an kıraati yalnızca harflerin doğru telaffuzu değil, aynı zamanda bir estetik terbiyedir. Camiler, yalnızca ibadet mekânları değil; mimarisiyle, sembol diliyle ve taşıdığı ruhla kültürün ve medeniyet hafızasının canlı unsurlarıdır.
Bu bakış açısı müfredata entegre edildiğinde, din eğitimi soyut bir alan olmaktan çıkar, hayatın içine yerleşir. Üstelik bunu yapmak sanıldığı kadar zor da değildir. Ders kazanımları, yalnızca bilgi aktarımını değil; değer, estetik ve kimlik boyutlarını da dikkate alacak şekilde yeniden yapılandırılabilir. Her konu, “ne öğretildiği” kadar “ne kazandırdığı” sorusuyla ele alınabilir.
Örneğin tarih derslerinde Selçuklu ve Osmanlı mirası işlenirken, dinin kültürü nasıl şekillendirdiği; şehir anlayışından mimariye, vakıf geleneğinden sosyal dayanışmaya kadar geniş bir çerçevede ele alınabilir. Edebiyat derslerinde Yunus Emre’nin hoşgörüsü, Mevlânâ’nın derinliği, Mehmet Âkif’in ahlaki duruşu ve mücadelesi öğrenciler için yalnızca edebi figürler değil, yaşayan değer örnekleri hâline getirilebilir. Görsel sanatlarda hat ve ebru, müzik derslerinde ilahi ve kaside gibi formlar aracılığıyla öğrenci, dinin estetik boyutuyla buluşturulabilir.
Bu bütüncül yaklaşım, öğretmen için aktarımı kolaylaştırırken; öğrenci için öğrenmeyi anlamlı ve içselleştirilebilir kılar. Çünkü öğrenci, dinin hayatın tüm alanlarına dokunan yönünü fark ettikçe, onu yalnızca ders kitaplarında değil, günlük yaşamında da yaşar hâle gelir. Böylece din, baskılayıcı ya da soyut bir bilgi alanı olmaktan çıkar; kişiyi hayata tutunduran bir değer sistemi hâline dönüşür.
Sonuç olarak din eğitimini dar bir alana sıkıştırmak yerine; ahlak, estetik ve kimlik boyutlarıyla birlikte ele alarak müfredata entegre etmek, toplumda yaşanan yozlaşmanın önüne geçebilmenin en güçlü yollarından biridir. Zira bu bütünlük, hem sağlam bir kimlik inşası sağlar hem de gençlerin zihnini ve kalbini birlikte besler. Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, daha fazla bilgi değil; anlamlı, tutarlı ve hayata karşı sorumluluk bilinci taşıyan bireyler yetiştirmektir. Din eğitimi, bu sorumluluğun en temel yapı taşlarından biridir.