Şehitlerin ikazına “Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar / Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var” ile cevap veren şehit oğullarına bir ikaz daha geliyor:
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın
Siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın!
Düşman Garp’tır evet; sömürgeci, işgalci, ahlâksız ve dinsizliğe modernizm olarak sahiplenen Batı… Ancak burada dikkat çeken iki kavram var: “alçaklar!” ve “hayasızca akın!” Buradaki alçaklar kim? Batı mı, Batının içimizdeki ajanları mı? Bin yıllık düşmanın düşmanlığı mı sorgulanıyor, “hayasızca akın” denirken? Kanaatimce hayır! Burada “alçak” ve “hayasız akın” ifadeleri 19. asırla zirveye çıkan Batı hayranlığı, oryantalizmdir. Bugün İslamofobi olarak karşılaştığımız ve İslam coğrafyasındaki münevverleri ağır ağır zehirleyen ve Batının gönüllü ajanı haline sokan o dönemdeki Pozitivizm, Materyalizm, Rasyonalizm, Batıcılık, Kavmiyetçilik gibi fikir akımları…
Şehit oğulları Batı’dan gelecek hücumlara “iman dolu göğsü”nü serhat ederken; şehitler, içimizdeki ajanları daha tehlikeli görmüş olmalı ki bu hayasızca akına karşı bütün gövdeyi siper et, diye sesleniyor!
İstiklâl Marşı’nın sekizinci kıtası şehit oğulları tarafından edilen duadır ki bu dua ve “Ezân-ı Muhammedî” bu vatanın İslâm toprağı olduğunun en büyük şahidi olarak kabul etmektedir ki. Mekke’nin Fethi’nde Bilâl-i Habeş’in fethin şahitliğini Kâbe’nin damına çıkıp okuduğu ezânla tasdik etmiştir. Bu kıta Arif Nihat Asya’nın
Biz, kısık sesleriz… minareleri
Sen, ezansız bırakma Allah’ım!
…
Müslümanlıkla yoğrulan yurdu
Müslümansız bırakma Allah’ım!
duasını hatırlatıyor. (Dualar ve Aminler, 1967)
ARŞ-MİRÂC-TAHİYYÂT
Dokuzuncu ve onuncu kıtalarda yine şehitler seslenir. Şehit oğullarının vatanperverliklerini, yeminlerini, cesaretlerini, sözlerini ve dualarını işiten şehitlerin ruhu şad olur ve derler ki:
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım
Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım
O zaman yükselerek arşa değer, belki başım.
Bu mısralar muazzam bir coşkuyu, sevinci, mutluluğu, vecd ve cezbe halini dile getirir. Şehitler bu kıtada kendilerini apaçık gösterirler. Şehitlerin çoğunun mezarı ve mezar taşı yok. Her karışını kanıyla, canıyla suladığı vatan toprağı şehidin elbisesidir, kendi naaşı ise o vatanın ruhu. Gönlü şad olan şehit bu vecd ile Arş’a yükselir. Şehit ve şehit oğullarının karşılıklı konuşması ve ardından “Arş” kelimesinin kullanılması, akla “Mirâç” hadisesini ve “Tahiyyât”ı getirir. Tahiyyât selamlama demektir. Tahiyyat yani “Ettahiyyatü”, 5 vakit namazda ilk ve son oturuşlarda okunur. Kur’an-ı Kerim’de zikredilmeyen bu dua; Mirâç gecesinde Allah ile Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in karşılıklı konuşmaları ve vahiy meleği Cebrail (a.s)’ın da bu konuşmaya eşlik ettiği cümlelerden oluşmaktadır.
Peygamber Efendimiz, Miraç’ta Yüce Yaradan’a mealen şunu söylemişti:
“Hayat sahibi varlıkların hayatlarıyla sundukları ibadetler, dualar ve bütün güzel söz ve davranışlar Allah’a mahsustur.”
Allah’tan da Peygamber Efendimiz’e selâm:
“Ey nebî! Selâm, Allah’ın rahmeti ve bereketleri senin üzerine olsun.”
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz de şu şekilde karşılık vermişti:
“Selâm bize ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun.”
Bu konuşmaya tanık olan Cebrail (a.s.) da hemen kelime-i şehadet getirir:
“Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed, O’nun kulu ve Rasûlüdür.”
İstiklâl Marşı’nda da şehitler ve şehit oğulları karşılıklı selamlaşır, konuşur.
İslâm Ansiklopedisi’nin “Arş” maddesinde bu kelimenin Kur’ân’da on sekiz ayette geçtiği yazılıdır:
“Arşın doğrudan veya dolaylı olarak Allah’a nisbet edildiği on sekiz âyetin bir kısmında rabbü’l-arş (et-Tevbe 9/129; ez-Zuhruf 43/82), bir kısmında da zü’l-arş (el-İsrâ 17/42; el-Mü’min 40/15) tabirleri kullanılmıştır ki her ikisini de ‘arş sahibi’ mânasında anlamak mümkündür. Göklerin ve yerin yaratılmasından bahseden bir âyette O’nun arşının su üzerinde bulunduğu belirtilir (Hûd 11/7). Bazı âyetlerde de arşın büyük, değerli ve şerefli (azîm, kerîm) oluşundan söz edilir (et-Tevbe 9/129; el-Mü’minûn 23/116). Arş melekler tarafından taşınmaktadır ve bu taşıyıcıların kıyamet günündeki sayısı sekizdir. Yine melekler arşın çevresini sarmış olup yüce Allah’ı övgü ve tesbih ile anarlar (ez-Zümer 39/75; el-Mü’min 40/7; el-Hâkka 69/17). Kâinatı yaratan ve idare eden Allah arşa istivâ etmiştir (Yûnus 10/3; er-Ra‘d 13/2)… Hz. Peygamber’in, Cebrâil’i gökle yer arasında bir arş (taht) üzerinde otururken gördüğü belirtilir (Buhârî, Tefsîr, 65/5; Müslim, Îmân, 257).”
Halk dilinde “arzdan arşa” ve “arş-ı âlâ” ifadeleri yer etmiştir. Arş yücelerin yücesi, en üst mertebedeki gök olduğu gibi, göklere sığmayan Allah’ın muhatap olduğu ve sığdığı insanın kalbi de arş olarak değerlendirilir. Arş, insan-ı kâmildir aynı zamanda, eşref-i mahlûkat:
“Arş kelimesinin tasavvuf literatüründe geniş bir kullanım alanı vardır. Bir mânaya göre bir varlık mertebesi olup nesneler âleminin (âlem-i halk) başlangıcıdır, ‘Rahmân arşa istivâ etti’ (Tâhâ 20/5) âyetinde bu mânaya işaret edilmiştir. Arşı kürsî takip eder. Diğer bir anlama göre arş, Allah’ın zuhûr ve tecelli edeceği bir ‘tenezzül mahalli’ dir (müstevâ). Meselâ ‘fasl ve kazâ arşı’ bir mazhardır, bir başka deyişle Allah’ın haşr günü fasl ve kazâ (yargılama ve karara bağlama) için tecelli edeceği bir yerdir. Arş, daha alttaki varlık mertebelerine göre ihata ve mülk mânasına gelen bir sıfat olarak da düşünülür ve bu anlamda Rahmânın arşının bütün varlıkları kuşattığı kabul edilir.
Genel olarak Allah’tan başka bütün varlıklara Allah’ın arşı (arşullah) denildiği gibi özel olarak Allah isminin mazharı olan insana da bu isim verilir. Sûfîler, yerlere ve göklere sığmayan Allah’ın mümin kulunun kalbine sığdığını ifade eden bir hadîs-i kudsî naklederler. İnsân-ı kâmilin kalbi yer ve gökten daha geniştir. Öyleyse Allah arşa istivâ ettiği gibi mümin kulunun kalbine de istivâ eder, yani orada isim ve sıfatlarıyla tecelli eder. Bu durumda ‘kalb Allah’ın arşı, gönül çalabın tahtı’ haline geldiğinden bütün ilâhî isimlerin mazharı olan insân-ı kâmile el-arşü’l-mahdûd denir.”
İşte tam bu noktada arşa çıkan şehitlerin ruhu, Rasulullah’ın Mirâca çıkması gibi mest olur.
ŞAFAK-SANCAK-HİLÂL
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak (ilk kıta ilk mısra)
…
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl (son kıta ilk mısra)
İstiklâl Marşı’nin ilk kıtasında da son kıtasında da vakit şafaktır. Şafak, güneş doğmadan önceki aydınlık çizgidir; yeniden doğmaktır, umuttur. İstiklâl Marşı’nın ilk kıtanın mısrasında “şafak-sancak”, son kıtada “şafak-şanlı hilâl” birlikteliği dikkat çekicidir.
Şafağın rengi kızıldır. Türk milletinin kızıl elmasının vakti şafaktır. Kızıl kelimesi Türkçede sarı ile turuncu arası bir renktir. Azerbaycan’da hâlâ “altın” madenine “kızıl” denir. İstiklâl Marşın başında “Kahraman Ordumuza!” ithafından “Korkma!” diye başlarken “sancak”la Türk ordusu, son kıtadaki “şanlı hilâl”le ise devlet, millet ve İslam öne çıkarılır. Marş sancakla başlıyor bayrakla sona eriyor; orduyla başlıyor milletle bitiyor.
Mehmet Âkif hürriyeti ve istiklâli hatırlatarak ve Hakk’a iltica ediyor:
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!
Rabbim bu aziz millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın. (amin)
SON
SAĞ OL,VAR OL..
Amin, kaleminize yüreğinize sağlık.