Günümüzde din ve geleneğin toplumsal kabul ve etki gücünün seviyesi dikkate alındığında, kaynağı itibariyle ahlakla ilgili bazı hususları yeniden düşünmek zaruri hale gelmiştir. Çünkü geleneksel mekân tasarımı olan evler, mahalleler ve şehirlerin yaşadığı fiziki dönüşüm sonrası yeni mekanların ve modernizmin etkisi ve zihni formatı altında yetişenler veya geçmiş ve geleneğe bir tepki olarak bu yeniyi ezbere kabul edenler, zaten din ve ahlaka dair farklı ve köklü sorgulamalar yapmaktadır.
Bu sorgulamaların önemli bir kısmı geleneksel kültürel yapı içinde ahlak olarak tanımlanmış tutum ve davranışlar, bir kısmı ise din diliyle din görevlileri tarafından ahlak kavramı çerçevesinde ortaya konulan indirgenmiş tutum ve davranışlardır. Bunların ne olduğu bir bahs-i diğer olup biz bugün, insanın insanı iyiliğe daveti sadedinde kültürel kabul kazanmış üç kavramın tesir gücü üzerinde durmak istiyoruz.
Geleneksel toplumun yapımızın bütün katmanlarınca bilinen ve sıklıkla kullanılan kötülüğü engelleyici ve terbiye edici bu üç yaygın kavram; ayıptır, günahtır ve yazıktır şeklinde tek kelimelik “ahlaka davet” ifadesidir. Bunlar birçok zaman birlikte de kullanılmaktadır.
Bu kavramların iki türlü kullanımı bulunmaktadır. İlki ve önemlisi bir kişinin bir iç sesle kendine söyleyerek bazı hususlarda kendini frenlemesi şeklindedir. İkincisi ise bu üç kavramın tanımına giren bir söz, tutum ve davranış serdedildiğinde, toplumun duyarlılık göstererek bu kelimeleri iyiliği hatırlatıcı ve kötülüğü engelleyici bir niyetle kullanması şeklindedir.
Şu aşikâr ki bu üç kavramın geçmişteki etki gücü günümüzde oldukça azalmış durumdadır. Azalmasının sebebi bireyler açısından bu kavramların ifade ettikleri değerler manzumesine duydukları saygının azalması veya yok olmasıdır. Bu azalma veya yok olmanın sebepleri ise bir bahs-i diğer olmakla birlikte bendenize göre birinci etken, değer taşıyıcı mekanların ölümü ve değersizleşmesidir. Örneğin örf ve din merkezli mahalle tasarımının ölümüyle, mahalle değer yaşatma kabiliyetini kaybettiği gibi, bireyciliğin artmasını ve ötekinin halinin “bana ne!” bahanesiyle ilgi alanının dışına çıkmasına sebep olmuştur.
Gelelim konumuz olan üç kavrama; ayıptır, günahtır ve yazıktır.
Bu kavramların ilki olan ayıp, Arapçadan dilimize geçmiş; kusur, eksik, yanlış gibi anlamlara gelmektedir. Özünde İslam ahlakına aykırı, kınanan tutum ve davranışları ifade etmektedir. Her ne kadar hukukî bir müeyyidesi bulunmasa dahi, toplum tarafından ayıplanma ve eleştirilme şeklinde dini içerikli sosyal müeyyidesi bulunmaktadır. Bu müeyyidenin neticesinde ayıp işleyen kişide utanma ile pişmanlık hisleri ortaya çıkar. Bir başla ifadeyle çıkması beklenir. Elbette utanma ve pişmanlık yaşamayanlar da vardır ki bunun derin sebebi, hayanın azlığı veya yokluğudur. Bilindiği üzere ayıp kelimesi örf kaynaklı kusurlar için kullanılmış ve örfe aykırı davranış, örfün taşıyıcısı toplum tarafından hayasızlık olarak görülmüştür. Haya azaldığında ayıp çoğalmaktadır. Bir başka ifadeyle ayıpların azalması için ahlaki bir iç tavır olarak haya duygusunun geliştirilmesi gerekmektedir. Çünkü haya, hayatı haysiyetli kılar. Ayıbı azaltmanın yolu, hayayı çoğaltmaktır.
İkinci kavram daha ziyade dini bir muhtevaya sahip olan günah kavramıdır. Farsça bir kelime olan günah, dinin yasakladığı hususların yapılmasıdır. Bu açıdan özellikle sufiler tarafından kişinin ruhen kemâle erişmesine mâni olan ve geciktiren söz, tutum ve davranışların tümüne günah denilmiştir. Ayıp olanın toplum tarafından cezası olduğu gibi günahın da din, bir başka ifadeyle Allah tarafından cezası olacağı ayetlerde açıklanmıştır. Dolayısıyla insanı günahtan uzaklaştıran, tanrı ile irtibatı ve onun ceza verebileceğine dair korkusunun/imanının bulunmasıdır. Psikolojik olarak korku insanı hata yapmaktan alıkoyarken, dini boyutlu bir korkunun varlığı güçlü şekilde günahtan uzak tutması beklenir. “Günahtır” uyarısının anlamsız gelmesi ve karşılık bulmaması husustaki sorun veya soru, imanın varlığı ve mahiyeti ile ilgilidir. Ceza ve müeyyide korkusu yoksa günaha engel kalmamaktadır.
Üçüncü kavram olan yazık ise vicdanidir ve merhametle ilgilidir. Türkçede eksik, kusur, ayıp anlamına gelen az kelimesinden türemiştir. Bu sebeple kusur işleye kişiye azmış denilmektedir. Hata, suç-günah anlamında yazuk-yazık, hata yapanlara da günümüzde kullanılmasa da yazuklı-yazıklı denilmiştir. Günümüzde yazık kelimesi, dini muhtevadan ziyade merhamet etmeye çağrı içeren vicdani bir boyuta evrilmiştir. Bir başka deyişle bazı hata ve kusurların bile isteye yapılması, merhamet azlığı ve vicdanın aktif olmayışla alakalıdır. Zira merhamet, en temelde aktif bir ahlaki tavırdır. Yalnız acımak değil, dönüştürücü ve yaşatıcı bir eyleme girişmektir. Çünkü merhametin özünde saygı vardır ve saygının sebebi, varlığı yaratandır. Bu bağlamda, merhametin ya da saygının zıddı, bencillik ve kibirdir.
Kısaca, kötü ahlakın artması; örfi bağlayıcılığı olan ayıp, dini bağlayıcılığı olan günah ve vicdani bağlayıcılığı olan yazık kavramlarının erdemsizlikleri engelleyici gücünün azaldığı veya yitirmeye başladığının göstergesidir. Bu üç kavramın yeniden etkili hale gelmesi için ise sırasıyla haya, korku ve merhamet kavramları ve bunların kaynağını, kapsamını, günümüzdeki pratik karşılığını yeniden ele almak gerekmektedir. Zira ayıptır, günahtır ve yazıktır dediğinizde muhatapta bir anlam ifade etmiyorsa; örf, inanç ve vicdan tükenmiştir. Peki örfsüz, inançsız ve vicdansız olana insan denir mi?
Ey gönlü derviş olanlar!
Ayıp, günah ve yazık birer eksikliktir.
Sen küçüğü büyük bil…
Kemâli ifsat eden, cemali de ifsat eder.