Derler ki, bir işin sonucu genellikle işe başlarkenki hâlet-i ruhiyeye bağlıdır. Mesela, “öğrenciyi sınavdan bırakmak” niyetiyle sınav kâğıdı okumakla “öğrenciyi sınavdan geçirmek” niyetiyle okumak arasında büyük bir fark vardır. Birincisinde sınıfın en az yarısı kalırken, ikincisinde sınıfın dörtte üçü geçer.
Yine derler ki, bir insana iyi, güzel ve olumlu sözler söylenirse o insan iyi biri olurken; aynı kişiye kötü, çirkin ve olumsuz sözler söylenirse o kişi zamanla kötü biri hâline gelir. Eğitim açısından meseleye bakıldığında da denir ki, bir gençten olumlu beklentiniz varsa onun başarılı olma ihtimali artar; beklentiniz olumsuzsa başarısızlık ihtimali yükselir. Başka bir deyişle, olumlu beklentiler kişiyi yukarı çekerken; olumsuz düşünceler kişiyi aşağıya çeker. Bu durumu “beklentinin gücü”, “niyetin etkisi” yahut “düşüncenin kuvveti” olarak adlandırabiliriz.
Olumlu beklentilerin kişiyi yukarı çekmesine Batı literatüründe “Pigmalyon etkisi”, olumsuz beklentilerin kişiyi aşağıya çekmesine ise “Golem etkisi” denmektedir. Bizim kültürümüzde ise kavramsallaştırma yerine deyim ve atasözüyle anlatma yaygındır. Bu bağlamda, pigmalyon etkisi için “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır”, golem etkisi içinse “Bir insana kırk gün deli dersen deli olur” atasözleri aynı durumu dile getirir.
Her iki ruhsal durumun sonucuna dair örnekler verilebilir. Mesela, Fatih Sultan Mehmet ile Akşemseddin arasındaki ilişki, düşüncenin ve beklentinin gücüne tipik bir örnektir. II. Mehmet’i Fatih Sultan Mehmet yapan; hocası Akşemseddin’in, birçok vezir ve devlet adamının aksine ona duyduğu güven ve yüksek beklentilerdir. Bunun tersini ise Fatih’in oğlu Cem Sultan yaşamıştır. Cem, çevresinden sürekli olarak yetersizliğini ve başarısızlığını vurgulayan sözler işitmiş; özgüven kaybı yaşamış ve sonunda aktif mücadeleden çekilerek Avrupa’ya sığınmıştır.
Benzer örnekler Batı dünyasında da mevcuttur. İskender’in “Büyük İskender” olması, hocası Aristo’nun ona yüklediği yüksek beklentilerin sonucudur. Platon’un, Aristoteles’i bir filozof olarak yetiştirmesi de ona duyduğu güvenin ürünüdür. Bunlar, olumlu beklentilerin kişiyi yukarı çekmesi anlamındaki pigmalyon etkisine örnek olarak gösterilebilir. Buna karşılık, Sokrates’in idam edilmesi, Galileo’nun Engizisyon mahkemesinde yargılanarak fikirlerinden vazgeçmeye zorlanması ve Nietzsche’nin 1889’da yaşadığı ruhsal çöküş, golem etkisinin, yani olumsuz beklentilerin kişiyi nasıl aşağı çekebileceğinin göstergeleridir.
Ancak her iki durum için de gözden kaçırılmaması gereken önemli bir gerçek vardır: Muhatabın, yani öğrencinin bu duruma yatkın olması. Örneğin Nureddin Zengi, Selahaddin Eyyubi’yi büyük bir devlet adamına dönüştürmüştür; ama burada Eyyubi’nin bu yönde bir arzu ve kabiliyet taşıması da belirleyicidir. Yani Selahaddin Eyyubi, İskender veya II. Mehmet gibi şahsiyetlerin zekâsı, potansiyeli ve hedefleri olmasaydı, hocalarının tek başına onları dönüştürme gücü yeterli olmazdı.
Sözün özü şudur: Başarıda yalnızca dışsal beklentiler ve motivasyonlar değil, bireyin kapasitesi, merakı, zekâsı ve isteği de büyük rol oynar. Bu nedenle eğitimi ne kadar düzenlersek düzenleyelim, öğretmeni ne kadar nitelikli hâle getirirsek getirelim, eğer öğrenci bu çabaya karşılık verecek istek, ilgi ve hevesten yoksunsa, geliştirilen iyi niyetli beklentiler de eğitim hedeflerine ulaşamaz. Dolayısıyla herkese aynı fırsatları ve imkânları sunmak kadar, herkesi aynı eğitim sisteminden geçirmek ve zorunlu eğitime mecbur bırakmak da sağlıklı bir yöntem değildir. Bu yaklaşım, hem insan hem kaynak israfına neden olur; hem de yetenekli ve potansiyelli gençlerin arada kaybolmasına yol açar.
İşte bu durum, genel ve zorunlu eğitimin kaldırılmasının ne kadar hayati bir mesele olduğunu ortaya koymaktadır.