1718’den beri git gide artan bir şekilde batılılaşma sendromuna kapılmış olan Türkiye, 1950 öncesinde de “İslamsız Türkiye Projesi”ne duçar olmuş bir memleket. Tanzimat’tan bu yana bir yandan Avrupa’nın, bir yandan Amerika’nın bir yandan da Rusya’nın iştahını kabartan susturulmuş bir dev. II.Abdülhamid sonrası dile getirilen emperyalist söylemler ise, bu üç tröstün tiratları. Bu ahvalde 1947’de gerçekleşen Truman Doktrini ve 1948 de yürürlüğe giren Marshall yardımları münasebetiyle Amerika ile kurulan beraberlik; böylesi bir ortamda gerçekleşen 1950 seçimi ve Demokrat Parti’nin seçimi kazanmasıyla başlayan bir süreç. Bir yanda İslamsızlaştırma silindirinden geçirilen halk, diğer yanda bu ağırlığı hafifletmeye yarayan Amerikan yakınlaşması. Bu tabloda ülkenin içinde bulunduğu durum, kelimenin tam anlamıyla bir trajedi.
1950-1960 arası dönemde iktidar olan Demokrat Parti’de Milli Eğitim Bakanlığı yapan altı bakandan biri olan ve en uzun bakanlık yapan Ahmet Tevfik İleri, Cumhuriyetin kurucu kadrolarının 1950’ye kadar yapmaya çalıştığı “İslamsız Türkiye Projesi”ni uygularken ortaya çıkan hastalıkları önlemeye çalışan isimlerden biri. Ne var ki o da, üyesi bulunduğu hükümet gibi, çözümleri Amerika’da arar. Zamanın toplumu, söz konusu projesiyle “cenazeyi kıldıracak imamın olmaması” travması içindeyken, Amerika rüzgârıyla iktidara gelen Demokrat Partinin estirdiği liberal rüzgârlar toplum için adeta bir nefese dönüşür. Bu iklim, gerek Tevfik İleri’nin eğitim düşüncesine gerekse Demokrat Parti’nin diğer beş Milli Eğitim Bakanının dönemlerindeki Türk eğitim sistemine sirayet eder. Hem Demokrat Parti hem de Bakan olarak Tevfik İleri, ülkedeki travmayı atlatmak için Amerika’nın desteğini arkalarına alarak ahlaki ve kültürel normali gerçekleştirmek isterler. Sınırları modern dünya tarafından çizilen bu normalin eğitim boyutunu gerçekleştirebilmek için 151’i Amerikalı olan toplam 154 yabancı eğitim uzmanı Türkiye’ye getirilir. Ford ve Rockefeller vakıfları tarafından mali olarak desteklenen bu eğitim uzmanlarının bazıları Milli Eğitim Bakanlığında danışman (Mesela ABD Trinity College Eğitim Profesörü Dr. Lester Beals) olarak da görev yapar. Hatta bu dönemde Milli Eğitim Bakanlığı, birçok öğretmen ve eğitimciyi ABD’ye eğitim alanında inceleme gezilerine gönderir. Bu geziler neticesinde; program geliştirme, deneme lisesi, fen lisesi gibi kavramlar ve kurumlar Türk eğitim sistemine girer. Tevfik İleri’nin kurucuları arasında yer aldığı Türk Amerikan Derneği de 1951 yılında kurulur.
Demokrat Parti iktidarı döneminde Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı görevlerinde de bulunan Tevfik İleri, 1950-1953 yılları arasında 31 ay, 1957’de 7 ay ve 1959’da da vekil olarak 7 ay olmak üzere toplamda yaklaşık 4 yıl Milli Eğitim Bakanlığı yapar. İleri, ilk bakanlığı döneminde, CHP’nin başlattığı eğitim seferberliği kapsamında köy okulları yapımında her bir köylünün 20 gün çalışma zorunluluğunu iptal eder. Colombia Missouri Üniversitesi profesörü John Rufi’yi davet ederek, ondan ortaöğretim kurumlarına yönelik rapor ister. Florida Üniversitesi Eğitim Koleji İlköğretim Bölümü Başkanı Profesör Kate V. Wofford’dan 5 Şubat 1953 tarihli Beşinci Milli Eğitim Şûrasına kadar köy eğitim alanında bir rapor hazırlaması talep edilir. Halk eğitimi için Boston Üniversite’nden W. Kwaraceus ve Dickerman; ilkokullar için Kate Wolferd; ortaöğretim için Ellswort Tompkins; rehberlik alanı için Lester Beals; öğretmen yetiştirme alanı için John Rufi Türkiye’ye davet edilir. Genel olarak eğitim yapılanmaları bu uzmanların tavsiyesine göre şekillenir.
Celalettin Ökten’in de öğrencisi olan Tevfik İleri’nin bakanlığı dönemlerinde yaptığı icraatların en önemlilerinden biri de Din eğitimi alanındadır. İslamsız Türkiye Projesiyle gerçekleştirilenler, toplumda ciddi bir travma yaratmıştı. Bu travmayı atlatabilmek için ilkokul müfredatına din dersleri eklenir. Dini eğitim veren 7 İmam-hatip okulu Adana, Ankara, Isparta, İstanbul, Kayseri, Konya ve Kahramanmaraş’ta açılır. Eğitimde daha fazla dini eğitim fırsatı sunmak amacıyla İstanbul’da Yüksek İslam Enstitüsü; Türk kültürüne katkıda bulunan eserler için Türk Sanat Tarihi Enstitüsü kurulur. Köy enstitüleri öğretmen okulları ile birleştirilerek kapatılır.
Ulusal ve uluslararası boyutta ortaya çıkan gelişmeler ve devam eden tek parti ceberrutluğu iklimi, Tevfik İleri’nin bu icraatlarını kaldıramaz; hakkında yazılı basında çıkan Turancılık ve gericilik ithamları, İleri’nin 8 Nisan 1953 tarihinde bakanlıktan ayrılmasına yol açar.
Nihayetinde, 27 Mayıs 1960 darbesiyle Demokrat Parti hükümeti devrilir ve Tevfik İleri’nin de içinde bulunduğu partililer tutuklanır. Diğerleri gibi Yassıada Mahkemelerinde ağır koşullarda yargılanan İleri, idama mahkûm edilir ve cezası müebbet hapse çevrilir. Tevfik İleri, Yassıada’da ağır şartlar altında kalır ki bu durum, CHP’nin bir dönem etkili isimlerinden olan yeğeni Murat Karayalçın’ı bile derinden etkilemiştir; ardından da Kayseri Cezaevi’ne nakledilir. Hapis hayatı, 1960 yılından 31 Aralık 1961’deki vefatına kadar, yaklaşık 1,5 sene sürer. Diyabet, kalp ve kanser hastalıkları nedeniyle durumu sık sık kötüleşir. Kayseri cezaevinden tedavi için getirildiği Ankara’da 31 Aralık 1961 tarihinde vefat eder. Tevfik İleri’nin kabri, Ankara’da Cebeci Asri Mezarlığı’ndadır.
Özet olarak; Tevfik İleri’nin portresi bir Türkiye portresidir. Bir başka deyişle Türkiye; hem batılı hem modern hem çağdaş hem de dindar olmak isteyen; modern değerlerle dini değerleri birlikte yeşertmeye çalışan; Batının tekniğini, yöntemini, yaşam biçimini almak isteyen ama kendi kültürünü de yaşamak isteyen; hem kapitalist hem de ahlaklı olmak isteyen; John Dewey gibi düşünüp, Freud gibi analiz edip, Kant gibi hayata bakıp, Fatih Sultan Mehmet gibi küffarla savaşmak isteyen, dahası böyle bir şeyin mümkün olduğuna inanan ve her seferinde bunun olmayacağı ortaya çıkmasına rağmen yine de buna çabalayan ve tüm bunlar için birbirine düşman olan gruplar oluşturan ve ağır bedeller ödeyen ülkedir. Tevfik İleri de, Türkiye gibi, tüm iyi niyetine rağmen bu yanlışa düşenlerden biridir. Oysa kadim düstur bize, 1718 öncesi olduğu gibi kültürünü temel alarak hayata bakmayı; insanlarla, toplumlarla ve ülkelerle bu minvalde iletişim ve işbirliği kurmayı öğretmişti. Tekrar böyle olabilmek ise; sağa ya da sola, Amerika’ya, Avrupa’ya, Rusya’ya veya Çin’e meyletmeden kendi kültürünü temel alan bir bakış açısına ve hayat biçimine, ne pahasına olursa olsun evet diyebilmeyi gerektirir.
