Bazı insanlar kitap yazar. Bazı insanlar sözlük yazar. D. Mehmet Doğan ise, kelimelerden bir yurt inşa etti. Ömrünü Türkçeye, tarihimize ve medeniyetimize adadı; yazdıklarıyla, düşündükleriyle, sustuklarıyla bile bu topraklarda hakikatin izini sürdü. Onu anlamak, bir lügat değil bir mefkûre okumaktır. Her cümlesi bir uyarı, her eseri bir diriliş çağrısıdır.
D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük’ü yazarken sadece anlamları sıralamadı; unutturulmuş kelimeleri, bastırılmış kimlikleri, silinmek istenen hafızaları da yeniden diriltti. Bu topraklarda dilin, dinin ve düşüncenin nasıl parçalandığını Batılılaşma İhaneti‘nde delil delil önümüze koydu. Bu kitap bir hesaplaşma değil; bir mahkeme tutanağı gibidir. Vicdanı olan her insanın önünde saygıyla susması gereken bir metindir.
O, Türkçeyi yalnızca bir iletişim aracı olarak değil; bir medeniyetin taşıyıcısı olarak görür. Dil Kültür Yabancılaşma ile uyarır bizi: Kendi kelimelerinden kopan bir millet, kendine de yabancılaşır. Kalbiyle konuşamaz, geçmişini anlayamaz, geleceğini kuramaz.
Doğu ile Batı arasında sıkışmış ruhlara Türkistan Türkiye Gergefinde İran ile yeni bir coğrafi bilinç kazandırırken, Tarih ve Toplum ile geçmişle bağ kurmanın sadece nostalji değil, aynı zamanda direniş olduğunu hatırlatır. Devlet Sözlük Yazar mı? sorusu ise sıradan bir dil tartışmasının ötesinde bir medeniyet çığlığıdır.
Her darbe, her müdahale, her sarsıntı Doğan’ın kaleminde bir uyanış vesilesidir. Darbeler, Müdahaleler ve Siyasi Sistem ve Son Darbe: Ergenekon, Türkiye’nin yakın tarihini anlamak isteyen gençler için pusula niteliğindedir. O, sadece ne olduğunu anlatmaz; neden olduğunu ve nasıl durulması gerektiğini de söyler.
Ancak Doğan’ın fikir ve ruh dünyasının en yüksek burcunda bir isim parlar: Mehmet Âkif. Onun için Âkif bir şair değil, bir vakıadır. Yalnızca kalemiyle değil, ahlakıyla, duruşuyla, ıstırabıyla milletin ruhunu temsil eden büyük bir aynadır. Camideki Şair: Mehmet Akif, Mehmed Âkif: Çanakkale’den Sakarya’ya, İslam Şairi, İstiklal Şairi Mehmet Akif gibi eserlerinde Doğan, Âkif’in hayatını satır satır değil, yürek yürek anlatır. Çünkü Âkif’i anlamak, sadece onun şiirlerini okumakla değil, onun gibi düşünmekle, onun gibi utanmakla, onun gibi sızlamakla mümkündür.
D. Mehmet Doğan’ın düşünce haritası yalnızca Âkif’in izlerinden değil, Necip Fazıl Kısakürek’in derin çığlığından da beslenir. Doğan, Kısakürek gibi kelimeyi bir siper, şiiri bir kılıç, fikri bir kale bilir. Necip Fazıl’ın “kim var diye seslenilince sağına soluna bakmadan ‘ben varım’ diyen gençlik” ideali, D. Mehmet Doğan’ın genç nesillere yönelik entelektüel uyarılarında canlı bir şekilde hissedilir. Her iki isim de tarih karşısında “susmayı” değil, konuşmayı; taklidi değil, tefekkürü; kaçışı değil, direnişi öğütler.
D. Mehmet Doğan’ın fikrî yürüyüşü, aynı zamanda Nurettin Topçu’nun izlerini de taşır. Topçu’nun ahlak merkezli isyanı, Doğan’ın kültürel muhasebesinde yeni bir şekil kazanır. “İsyan ahlaktır” diyen Topçu, nasıl ruhu olan bir millet aramışsa, Doğan da o milletin dilini, tarihini ve hafızasını koruyarak o ruha kelime aramıştır. Topçu’nun medeniyet eleştirisindeki derinlik, Doğan’ın Bir Savaş Sonrası İdeolojisi: Kemalizm ve Mağlubiyet İdeolojisinin Sonu gibi eserlerinde kültürel ve siyasi devamlılık içinde yankılanır. Bu üç isim -Âkif, Topçu ve Necip Fazıl-Doğan’ın düşünce dünyasında bir üçgen kurar; biri iman, biri ahlak, biri istikamet olur.
Bu düşünce üçgeni içinde, D. Mehmet Doğan’la yollarımız son olarak Kahramanmaraş’ta, edebiyat ödülleri vesilesiyle kesişmişti. O gün, o edebiyat yüklü atmosferde ben araştırma ödülünü, o ise onur ödülünü almıştı. Törenden sonra ağır adımlarla yukarı kata çıktık. Salon tenhaydı. Baş başa kaldık. Eğitimden, değerlerden, dilin yozlaşmasından, gençlikten söz ettik. Nedense verilen yaprak biçimli plaketi elinde tutarak yukarı çıkması bana ilginç gelmişti. Sanki birileri onun yerine taşımalıydı. Büyük ihtimal vermezdi. Yürüyen mütevazılıktı Doğan. Ali Biraderoğlu’ydu galiba; Nurettin Topçu için “yürüyen hayâ” demişti. Ben de bunu D. Mehmet Doğan için diyesim gelmiştir hep. Ne zaman karşılaşsak, bu hayâlı hali beni derinden etkilemiştir. Bana “D. Mehmet Doğan kimdir?” diye sorulsa, vereceğim cevap şudur: “Eğilmeyen mütevazılıktır.”
Eğitimcilere düşen, bu büyük mütefekkiri anlamaktır. Çünkü D. Mehmet Doğan, yalnızca bir fikir adamı değil; aynı zamanda bir yol göstericidir. Bir Lügat Bulamadım derken, aslında dildeki kayıpların ardında yitirilen kimliklere işaret eder. Neden Klasiklerimiz Yok? sorusuyla, kültürel sığlığa bir tokat gibi cevap verir.
Eğitim, eğer bir milletin kendine dönüş yolculuğudur diyorsak, D. Mehmet Doğan bu yolculuğun mihmandarıdır. Öğrencilere ezberletilecek bilgiler değil, özümsetilecek şuurlu bir miras bırakmıştır. Onun kitapları sadece okunmaz; yaşanır, hissedilir ve insanın benliğine işler.
Ve en sonunda bir şehir: Ankara. Ömrün Ankara: Bir Ankara Şehrengizi, onun kalbini ve hatıralarını taşıyan şehir olur. O şehirde bir dergâh vardır: Taceddin Dergâhı… Mehmed Âkif’in İstiklâl Marşı’nı yazdığı, secdeyle kelimenin aynı ruhta buluştuğu mekân… Ve kaderin sessiz tecellisiyle, D. Mehmet Doğan’ın da ebedî istirahati oraya nasip olur. Aynı kıbleye yönelen iki kalem, aynı dergâhın bahçesinde buluşur. Bu, sadece bir defin değil; bir fikir zincirinin toprağa vurulmuş mühürüdür.
Allah Rahmet Eylesin, Mekânı Cennet olsun.
“Kelimenin Secdesi” çok iddialı… Bu ifade Necip Fazıl ya da Mehmet Akif için de kullanılmış olsaydı kimse yadırgamazdı. Aynı ton, ayni övgü, aynı alıntılar…Bu tekrar hali bir noktadan sonra fikrî donukluk, çeşitlilik eksikliği ve en önemlisi samimiyet kaybı yaratıyor. Bir takım figürleri değerlendirirken duygulardan arınmış ve bağlama duyarlı bir tutum takınmak gerekir sanki. Mekanı cennet , ruhu şâd olsun inşallah.