Gelir düzeyi yüksek bir semtte faaliyet yürüten özel bir okulu ziyaret ediyoruz. Ortak dostumuz olan okul müdürüyle hasbihal edebilmek amacıyla bir eğitimci arkadaşımla birlikte okula vardığımızda standartları çok yüksek bir okulla karşılaşıyoruz. Anaokulu, ilkokul, ortaokul ve liseden oluşan kampüsün bahçe girişinden itibaren sıra dışı bir eğitim kurumuna girdiğimizi hissediyoruz.
Okulun bahçe girişinde iki güvenlik görevlisi bizi karşılıyor. Gösterilen yere aracımızı park ettikten sonra sağımızda ve solumuzda bize yol gösteren güler yüzlü ve kibar iki görevli eşliğinde okulun idari birimine doğru yürüyoruz. Bahçe olabildiğince geniş ve yeşillendirilmiş; bir mesire yeri ya da ormanlık alan gibi. Yaklaşık 20-25 yıl önce yatay mimari projeye göre inşa edilmiş yapılar silsilesinin çevreyle uyumu dikkat çekiyor.
Kurum müdürünün odası gayet sade, kullanışlı, orta büyüklükte ferah bir mekân olarak tasarlanmış. Devasa bir masanın ve kocaman deri koltukların bulunmadığı nadirattan bir idareci odası. Camekânla ayrılmış yan taraftaki odanın müdür yardımcısı odası olduğu ve idarecilerin her an göz temasıyla birlikte eşgüdüm ve ekip ruhu içerisinde çalıştıkları anlaşılıyor. Camdan mâmul olduğu gözden kaçmayan yönetim birimlerinin kapıları kapatıldığında da her daim iletişime açık vaziyette. Kısa bir hasbihalden sonra bu sıra dışı okulu gezmeye başlıyoruz.
İç mekânlar her türlü estetik ve görsel malzemelerle donatılmış ve tefriş edilmiş. Birbirine geçişli üç binadan oluşan kampüsün her bir binasının merkezinde bir avlu bulunuyor. Katlara iniş-çıkış merdivenleri bu avlular etrafında dönmekte. Her katın avluya bakan koridorlarından geniş bir görüş açısı ile bütün katları görebiliyorsunuz. Koridorlarda aynı branşın öğretmenleri için müstakil zümre odaları tahsis edilmiş. Öğretmenler teneffüslerde daha çok bu odaları kullandıkları için zümredaşlarıyla sürekli olarak fikir alış-verişinde bulunuyorlarmış.
Teneffüs zili çaldığında sınıflardan ikişerli-üçerli çıkan öğrencilerin gayet sakin bir şekilde yürüdükleri ve sohbet ettikleri görünüyor. Koşan, bağıran, kavga eden öğrenci yok. Neredeyse tüm öğrencilerin elinde tablet olduğu dikkat çekiyor. Muhtemelen cep telefonu yasak olduğu için öğrencilerin derslerini takip edebilmeleri amacıyla tablet kullanmalarına izin verildiği anlaşılıyor.
Kurum müdürüne kütüphaneyi merak ettiğimizi söyleyince, birlikte kütüphaneye geçiyoruz. Orta büyüklükte ışıl ışıl aydınlatılmış bir mekân. Duvarlar tamamen ahşap mobilyadan imal edilmiş kitaplıklarla çevrili. Ortada birkaç masa ve etrafına sandalyeler dizilmiş. Kütüphanenin bir köşesine kafelerde bulunan “puf tarzı” minderler konulmuş. Yedi, sekiz öğrencinin bu minderler üzerine uzanarak oturdukları ve ellerindeki tabletlerle meşgul oldukları görülüyor.
Raflara göz attığımızda kitapların yabancı dille basılmış kitaplar olduğu dikkatimizi çekiyor. Gözlerimiz Türkçe kitap arıyor ama nafile. Kurum müdürüne “Türkçe kitapların bulunduğu bölüm neresi?” diye soruyoruz. Kafasıyla belli belirsiz bir yönü işaret ederek “oralarda bir yerdedir hocam!” diyor.
Türkçe kitap aramaya devam eden gözlerimiz aradığını bulamayınca kurum müdürüne “Kütüphanenizde 100 Temel Eser yok mu?” sorusunu yöneltiyoruz. “Olması lazım hocam!” diye cevap veriyor. Arayışımız devam ederken raflardan birinde birkaç Türkçe kitabın bulunduğunu görüyoruz. Kurum müdürü sevinçle “işte burada hocam!” diyor. Ömer Seyfettin’den, Namık Kemal’den, Mehmet Akif’ten, Yahya Kemal’den, Peyami Safa’dan herhangi bir kitap var mı diye bakıyoruz. Maalesef birkaç test kitabı ve öğrencilerin düzeyinin üzerinde birkaç akademik kitapla karşılaşıyoruz.
Servis, yemek ve diğer hizmetler için alınan ücretler hariç sadece öğretim ücretinin üst düzey bir devlet memurunun bir yıllık maaşı kadar olan okulda eğitim gören öğrencilerin tek hedeflerinin başta Amerika olmak üzere az da olsa Avrupa’da yükseköğrenim görmek olduğunu duyduğumuzda mezun olan öğrencilerin ne kadarının yurt dışına gittiğini soruyoruz. Kurum müdürü mezun öğrencilerin %80’inin yurt dışına yüksek öğrenim görmek için gittiğini söylüyor. Aileler çocuklarıyla birlikte yurt dışına çıkma planını daha ilkokul aşamasında yapıyorlarmış ve çocuklarını bu planı gerçekleştirmek amacıyla teşvik ediyorlarmış. Yine yurt dışında eğitim gören öğrencilerin yaklaşık %80’inin yurda dönmedikleri acı gerçeğini duymak yüreğimizi sızlatıyor. Tersine devşirme tezgâhının kusursuz işlediği anlaşılıyor.
100 Temel Eserin dahi olmadığı böylesi bir okul kütüphanesiyle karşılaşmak elbette ki bizi şaşırtıyor. Ziyaret dönüşü yolumun üzerindeki bir sahafta rastladığım 1000 Temel Eser kapsamında 1973 yılında basılan Ziya Gökalp’in “Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri” isimli eserini incelerken kitabın önsözünde 1000 Temel Eserle ilgili bazı bilgiler şaşkınlığımı daha da artırıyor. 1973-1974 yıllarında Devlet Bakanlığı yapmış olan İsmail Hakkı TEKİNEL tarafından kaleme alınmış olan önsözde dikkat çeken bazı bilgiler; nereden nereye geldiğimizi görmek açısından kayda değer.
“Kültür bir kuşaktan diğerine, gelenekler ve öğretim yoluyla aktarılır; kişilerin onu benimsemesi ve ona sahip çıkması ile devam eder, gelişir ve zenginleşir. Her kuşak kendilerinden öncekilerin eserlerini ve yaptıklarını iyi ve kötü yönleriyle bilmek ve tanımak zorundadır. Kültürün gelişmesi ve devamlılığında, en büyük tehlike, yapılmış olan hatalar ve mevcut eksiklikler değil, ilgisizlik ve unutkanlıktır. Tarihte, kültürünü unutan milletlerin kişiliklerini muhafaza [ettikleri], varlık ve bütünlüklerini devam ettirdikleri asla görülmüş değildir. Devletin başta gelen görevlerinden biri, milletin en büyük varlığı olan milli kültürüne sahip çıkması, onu koruması, kuşaklar boyunca devamını sağlayacak şartları ve imkânları hazırlamasıdır. Milletlerin devamlılığı ile kültürlerinin devamlılığı arasında tam bir bağlantı vardır.”
Tekinel, bu bağlantıyı sağlayacak olan olumlu çalışmalardan birisinin 1969 yılında başlatılan 1000 Temel Eser dizisinin yayınlanma projesi olduğu inancını dile getirmektedir. Ancak bu faydalı projenin 66 eser yayınlandıktan sonra değişik gerekçelerle 1971 yılının nisan ayında durdurulmuş olması Tekinel’i derinden üzmüştür.
Tekinel’i 1971 yılında üzen durum, aradan tam 47 yıl geçtikten sonra daha da katmerlenmiş bir hâle bürünmüş. Bu kez 900 eser eksiğiyle 2005 yılında büyük heyecanla başlatılan 100 Temel Eser uygulaması matbuatın kontrol edilememesinden kaynaklı olumsuzluklar nedeniyle 2018 yılında sonlandırılmış. Yani 1000 Temel Eserden geriye “Hiç Temel Eser” kalmamış.
Netice-i kelam, Peyami Safa’nın deyimiyle anavatandan kafavatana göçen beyinlere mi yanalım; Türkçe tek bir temel eser bulunmayan okula mı yanalım? Matbuat konusuna ise hiç girmeyelim.
Sözün bittiği yerdeyiz, vesselam.
Dr. Hasan Yıldız
Hasan Bey “matbuatın kontrol edilememesinden kaynaklı olumsuzluklar nedeniyle” ne demek? “matbuatın kontrol edilememesinden dolayı” yahut “matbuatın kontrol edilememesi yüzünde” deseniz ne olur?
“kaynaklı olumsuzluklar nedeniyle” demişken “kaynaksız olumsuzluklar nedeniyle”, “kaynaklı olumluluklar nedeniyle” ve “”kaynaksız olumsuzluklar nedeniyle” gibi muhteşem yapıları da çağrıştırmış oluyorsunuz. Allah ilminizi nazardan saklasın.