
“Eskiden ne güzeldin; evdin, köşktün, yalıydın!
Madden kaç para eder, sen bir remz olmalıydın!”
N.F.K.
Yeryüzünde başımıza gelen belaların ve karşı karşıya kaldığımız fitnelerin; eğrinin-doğrunun, iyinin-kötünün, hayrın-şerrin birbirinden ayrılarak ayan beyan görünmeye başlamasına vesile olmak gibi bir yönü de vardır, muhakkak…
Belki bu belalar ve fitneler, “sadra şifâ” olan, “yara saran tefekkürlere” de vesile olur!
“Beton ve demir kalitesinden öte” bir tefekkürden bahsediyorum!
“Kadîm medeniyetimizin şehir tasavvuru”nu yeniden düşünmemize vesîle olacak bir tefekkürden!
Ağzından çıkan bereketli cümleleri evlâtlarımıza, annesiz aç kuzuları doyurur gibi âteşin bir gayretle özümsetmemiz gereken bir mütefekkirimiz olan Prof. Dr. Sadettin ÖKTEN; “Müslüman, (zorunlu olmadıkça) apartmanda yaşamaz!” diye uyarıyor bizi!
Ömrünü kadîm kültürümüzü öğrenmeye ve öğretmeye adamış olan merhum Mehmet Şevket EYGİ de, Necip Fazıl’ın “kırk katlı ejderler” diye tavsif ettiği apartmanların, İslâm kültürüne ve zihniyetine uygun mekânlar olmadığını vurguluyor ve “(İmkânı olan) Müslümanlar apartmanda oturmamalıdır!” diyor.
Bütün bu uyarılar şüphesiz ki asırlık tefekkürlerin bereketi, ürünüdür…
“Bilmem kaç metrekare arsamı hangi müteahhite versem, bana daha fazla daire verir?” hesabı yaparken “kadîm medeniyetimizin şehir tasavvuru”nu, bahçesinde güllerle beraber çocuklarımızı da “gül sevgisiyle” yetiştirme imkânı bulduğumuz “bahçeli” değil “bahçe evler”i acımasızca betona ezdirdik!
“Metrekare hesabı yapa yapa dünyamız daraldı…”
Oysa “şeyhü’l muharrirîn” Ahmet KABAKLI tarafından “sultanü’ş-şuarâ” olarak yâd edilen Necip Fazıl, “Madden kaç para eder, sen bir remz olmalıydın!” diye haykırıyor, gereklilik kipinin kuyruğuna, görülen geçmiş zaman ekini çaresizce ilave ederek! “-dı” eki çaresizce eklendi bu cümlenin sonuna! Artık 80’ler gelmişti çünkü… “Çevrelerindeki dokuyu tahrip ederek” gelişen “apartman ur’u” “kadîm medeniyetimizin şehir tasavvuru”nu acımasızca tahrip ede ede yayılmıştı ecdât yâdigârı güzel vatana…
Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati” yazısıyla 20. asrın başlarında âdeta ağıt yaktığı “kaybolan Müslümanca vakit algımız”a, tam da o vakit algısına göbekten bağlı olan “Müslümanca mekân algımız”ı da ekledik, maalesef!
“Sırtını dağa”, “yüzünü bağa”, “ağzını suya” idi mîyar!
*“Sırtını dağa”; çünkü zemini sağlam olmalı evin… Her bakımdan güvenli olmalı… Tarım arazisini, bağı bahçeyi de işgal etmemeli… Konum itibariyle birbirinin seyir hakkını ihlal etmemeli!
*“Yüzünü bağa”; çünkü ekip biçilecek araziye yakın olmalı ev, şehir… Rabbinin bahşettiği münbit araziyi “karşısına” almalı, “beton ayaklarının altına” değil! Ha ekmeğe basarak günah işlemişsin ha münbit araziye apartman dikerek…
*“Ağzını suya”; çünkü su olmadan temizlik, temizlik olmadan îman, îman olmadan medeniyet olmaz!
“Sırtını dağa” yaslayan, “yüzünü bağa” dönen, “ağzını suya” dayamış ama sırtını asla güneye, kıbleye, hakîkate dönmeyen şehirlerimiz vardı oysa… 21.asırda bile “görenin gözünü hakikate/medeniyete açan” Taraklı, Göynük, Berat, Safranbolu, Ohri, Filibe, Poçitel gibi…
“Kırk katlı ejder”ler, “ev”lerimizi yediler! Eyvah!
Mağrur “apartman”lar, boynu bükük “ev”lerimize gülüyor şimdi, betondan soğuk yüzleriyle…
“Ev”im, sen yetiştirdin öz’lü töz’lü insân’ı,
Ninem gibi müşfiktin, yüreğinde Kur’ân’ı,
Evlâdımdı bahçende, huzurlu istikbâlim,
Kaç paraya satayım söyle şu “apartman”ı?!
Kaç paraya satayım söyle şu “apartman”ı?!”
Ertuğrul KARAKUŞ
Ne güzel dillendirmişsiniz hocam. Yüreğinize sağlık
Yüreğine sağlık Ertuğrul Hocam!..
Bunun sorumlusu olarak sadece arsa sahibini yazmanda ironik olmuş. Belediyeler, belye başkanları, kanun yapıcılar, bilmem.kac kata kadar ruhsat veren her kisi/kurum/bakan mutahit niye zikredilmemişte sadece gariban arsa sahibi zikredilmiş. İkna edici bir sesebi varsa yazmalı yazar. Yoksa sebebi herkesin tahmin ettiğidir zaten.
Ne suya sabuna dokunmayan yazar yazardır. Nede eksik analiz yapan bütüncül bakamyan yazar yazardır.