Bülent Akyürek erken yaşta Ankara’ya taşınmış ve roman, anlatı-deneme, kişisel gelişim parodisi çizgisi boyunca üretken bir kalemdi. Yazdıklarında taşlama, ironi, sahici dert, sokağa yakın bir dil öne çıkar. Bugünkü yazının odağı; “İçinizdeki Öküze Oha Deyin!” ve benzeri isimlendirmeler, okurla kurduğu sert fakat sıcak temasın işareti sayılmalıdır.
Akyürek; deneme-anlatı tarafında gündelik hayatı didikleyen, çağın sinir uçlarına basan metinleriyle dikkat çekti. Okur önünde konuşan, atölye söyleşilerine katılan bir yazar profiliyle okuma eylemini düşünce terbiyesi gibi ele alan bir çizgi sürdürdü.
Erken sayılacak bir yaşta, 57 yaşında vefat etti, bu kısa ömre neler sığmadı ki? Arkasından çok şey yazıldı, güzel şeylerdi, güzele yakışacak şekilde. Birkaçı ise; ‘herkes onu çok sever kesildi, yaşarken neredeydiniz?’ şeklinde zamansız, yersiz ve en önemlisi lüzumsuz paylaşım/lar yaptı.
Bülent Akyürek, çok genç yaşlarda yayımlanan ilk romanından itibaren üslûbuyla, sert çıkışlarıyla, bağımsız tavrıyla hep tartışma doğuran bir isim oldu. Yazarlığı vitrin aramıyor, sahicilik arıyordu. Bu yüzden metinlerinde sarsma isteği bariz şekilde hissedilirdi: Kimi zaman kaba bir kahkaha, kimi zaman tok bir hüküm. Duruşu, edebiyatı bir “uyandırma” işi gibi görmesinden geliyordu. Cafcaf, Anadolu Gençlik, Haber Ajanda, Genç, Yolcu dergilerindeki yazıları bunu imlemektedir.
Fincan Yayınları’ndan Ocak 2010’da yayınlanmış, ilk 18 baskısıysa KentKitap etiketiyle çıkmış, sonrası Fincan Yayınları üzerinden sürmüş “İçinizdeki Öküze “Oha” Deyin”in iç kapağındaki tanıtımda, rahmetli, “yeraltı yazarı” nitelemesiyle, modernizm eleştirisi yönüyle anılmış. Eserleri de bu eksende sıralanmış: Ve Tanrı Ağladı, Cinnetim Cennetimdir, İtin Biri, Yağmur Getiren Fırtına, Çöldeki Penguen, Zamanın Efendisi, Kadınlar Üstüne, Ahmet Ahi’nin Gözünden Kaçanlar, Boş Laflar Antolojisi, Yılgın Türkler, Seviyordum Söyleyemedim.
Kişisel gelişim adı altında pazarlanan rahatlatıcı öğretilere karşı yazılmış bir itiraz metni bu kitap. Okura iyi hissettirme vaadiyle sunulan hazır reçeteleri, içi boş motivasyon dilini, insanı olduğu yerden kaldırmadan avutmayı hedefleyen söylemleri hedef alıyor.
Akyürek, modern insanın kendi zaaflarını süsleyerek koruma eğilimini odağına almış eserinde. Sorumluluğu erteleme, konforu kutsama, suçu hayata ve başkalarına yükleme hâli kitabın ana izlekleri ve okurla yüz yüze konuşan, onu pohpohlamayan, yer yer sarsan bir ses her daim okurun yanı başında.
“İçinizdeki Öküze “Oha” Deyin”, klâsik öğütler dizisi sunmaz. Yazarının anlattıkları, bir dönüşüm masalı da sayıl/a/maz. Daha çok teşhis koyan, yaraya parmak basan kısa metinlerden oluşan bir kitapla karşı karşıyayız.
Kitabın niyet cümlesi açık. Okuru avutmak istemiyor, harekete zorluyor. İnsanı kendi içindeki atalete karşı uyarmayı amaçlıyor. Kişisel gelişim diliyle kurulan sahte iyimserliğe mesafe alıyor. Başarıyı cilalayan, yenilgiyi mazur gösteren söylemleri reddediyor. İnsanın kendi hayatının sorumluluğunu başkasına devretmeden yaşamasını savunuryor ve içindeki tembelliği süsleyerek taşımamalı, kendine acımayı erdem sanmamalı diyor.
Akyürek’in okuru dönüştürmekten ziyade, rahatsız etmek niyetiyle yazdığı bariz belli. Bu rahatsızlık bilinçli bir tercih. Kitabın merkezinde yer alan “oha” çağrısı da cuk oturuyor: Bir dur işareti, silkiniş daveti, bir kendine gelme talebi.
Dil doğrudan saldırgan. Dolandırmadan konuşuyor. Yumuşatma yok. Okuru karşısına alıyor. Onunla göz göze geliyor. Sen dili baskın. Buyurgan bir ton var. Bu ton öğreten bir üstten bakıştan çok sarsmayı amaçlayan bir çıkış gibi duruyor. Cümleler kısa. Vurgular sert. Mizah var ama güldürmek için kurulmuş bir mizah sayılmaz bu; daha çok, acı bir gülümseme yaratıyor. Günlük konuşma diliyle yazılmış gibi duruyor. Bilinçli bir sadelik hissi var. Bu sadelik metni kolaylaştırıyor. Aynı zamanda darbeyi doğrudan hissettiriyor. Yazarın dili okuru rahatlatan bir yastık sunmuyor. Sert bir zemin kuruyor:
“Kişisel Gelişim kitaplarının bulunduğu raflar gün den güne büyüyor, genişliyor ve insanları başarmaya; kazanmaya, zengin olmaya mecbur bırakarak hayvanlaştıran bu papazlara kimse ‘Oha!’ diyemiyor!” (s.9)
“Kimse kaderine râzı olmuyor, kimse haddini bilmiyor.” (s.10)
“Şeytanın kurduğu Kişisel Gelişim dininin bir şeriatı yok!” (s.14)
Taşlamanın hedefi de gayet net: Kişisel gelişim sektörü, hazır reçeteler, mutlu ol sloganları. hayatı kolaycı cümlelerle geçiştiren yaklaşımlar, başarısızlığı kader diye sunan söylemler, kendi payını görmeden sürekli dış dünyayı suçlayan tavır. Akyürek bu dili acımasızca sorguluyor. İnsanların kendi içlerindeki zaafları sevimli etiketlerle saklamasına tahammül etmiyor. Konfor alanını kutsallaştıran zihniyeti hedef alıyor. Hayata katılmadan hayat hakkında konuşan tavrı eleştiriyor. Bu eleştiri sistemli bir teori kurmuyor. Daha çok ardı ardına gelen uyarılar halinde ilerliyor.
Düşünce bazı noktalarda daha bir sertleşiyor, bizatihi sorumluluk meselesinde. Akyürek burada geri adım atmıyor. İnsan kendinden kaçamaz fikrini tekrar tekrar hatırlatıyor. Mazeret üretme alışkanlığını doğrudan teşhir ediyor. Kimi yerlerde genelleme riski beliriyor. Her okuru aynı psikolojiye yerleştiren cümleler dikkat çekiyor. Bu sertlik bazı okurları itebilir. Yazar bunu göze alıyor. Metnin gücü de burada ortaya çıkıyor. Herkese hitap etme kaygısı taşımıyor. Okuru seçiyor. Hazır olanı çağırıyor. Hazır olmayanı rahatsız ediyor.
Kitaptaki sertliğin edebî karşılığı metnin tavrında ortaya çıkmaktadır. Akyürek burada süslü bir dil kurmuyor. Estetiği incelikte aramıyor. Edebî değerini risk almaktan çıkarıyor. Nitekim okuru kaybetmeyi göze alan bir ses bu. Güncel olana yaslanıyor fakat günü kurtarmaya da çalışmıyor. Eser, bir dönemin ruh hâlini kayda geçiriyor. Kişisel gelişim söyleminin yükseldiği, mutluluk vaadinin ahlâk yerine geçtiği bir zamanı belgeliyor. Bu yönüyle metin “polemik”in ötesine geçmekte ve tanıklık işlevi üstlenmektedir.
Didaktik metinlerin çoğunun üstten konuştuğunu biliriz. Bülent Akyürek karşıdan konuşuyor. Okuru eşit bir zemine çekiyor. Hakaret etmiyor. Yüzleştiriyor. Bu yüzleştirme edebî bir gerilim üretiyor. Kitabı ayakta tutan şey, bu gerilim.
“İçinizdeki Öküze “Oha” Deyin”, bir öğreti sunmadığı için eskime riski taşıyor gibi görünebilir. Oysa tam tersi geçerli. Öğütler zamanla bayatlar. Teşhisler daha uzun yaşar. Akyürek, insanın zaaflarını yazıyor. Konforu sevmesini. Sorumluluktan kaçışını. Kendine acıma alışkanlığını. Bunlar dönemsel haller değil. İnsanlık durdukça var olacak eğilimler. Bu yüzden metin belli bir yılın ürünü olarak kapanmıyor. Her okunduğunda yeni bir yüzle temas ediyor.
Kitabın kalıcılığını güçlendiren bir başka unsursa deyiş sertliği. Yumuşak cümleler çabuk unutulur. Sert cümleler hafızaya kazınır. Bu kitap alıntılanmak için yazılmamış. Paylaşılmak için kurulmamış. Buna rağmen akılda kalan cümleler üretiyor. Bu bir paradoks gibi duruyor. Aslında bilinçli bir sonuç.
Akyürek, kalıcı olmak istemiyor, rahat bırakmamak istiyor. Okur kitabı kapattığında de eser konuşmaya devam ediyor.
Uzun lâfın kısası, bu sertlik edebiyatın dışına düşmüyor. Aksine edebiyatın en eski işlevlerinden birini hatırlatıyor. Uyarmak. Sarsmak. Rahatsız etmek. Bu yüzden “İçinizdeki Öküze “Oha” Deyin” zamana direnme ihtimali taşıyor. Herkese hitap etmeyecek. Geniş okur kitlesi tarafından sevilmeyecek. Buna karşılık okuyanını uzun süre bırakmayacak. Kalıcılık bazen tam da buradan doğar. Okurun içinden çıkamadığı metinler kalır. Diğerleri raflarda sessizce tozlanır.
YUSUF A. ÖZDEMİR