Edebiyat tarihi yalnızca metinlerden ibaret değildir. Yazının arkasında, çoğu zaman metinden daha tuhaf, daha girift, daha şaşırtıcı hayatlar vardır. Bazı yazarlar yazdıkları kadar yaşama biçimleriyle de bir “metin” kurarlar. İşte hem Batı’dan hem bizden, huyları, takıntıları, yazma âdetleri ve nevrotik incelikleriyle örnekler.
Madame Bovary’nin babası Honoré de Balzac’ın günde elli fincana yakın kahve içtiği söylenir. Gece yarısı kalkar, rahip cüppesi benzeri sabahlığını giyer, saatlerce yazardı. Kahve onun için zihni kamçılayan bir yakıttı adeta. Çalışma disiplini askerîydi fakat hayatı mali açıdan karmakarışıktı. Yazı masasında bir imparator, gerçek hayatta borç batağında bir serüvenciydi Balzac.
Yazma mekânı meselesinde romantik bir uç örnek olan Virginia Woolf’un “Kendine ait bir oda”sı, fikri hayatının pratiğiydi. Bahçesindeki küçük kulübede yazardı. Ruhsal dalgalanmaları, yazdıklarının kırılgan akışına sindi. Günlük tutma alışkanlığı, onun için bir zihinsel temizlikti. Yazı masası aynı zamanda terapi koltuğuydu.
Karanlık mizacın serseri yıldızı Edgar Allan Poe; maddi sıkıntı, alkol, erken ölümlerle anılsa da aynı zamanda matematiksel bir kurgu zekâsıydı. “Kuzgun”u yazarken ses tekrarlarını milim milim hesapladığını söylemiştir. Duygusal gibi görünen şiirlerinin arkasında soğuk bir teknik vardır.
Daktilo başında ayakta yazan bir başka isim Ernest Hemingway… Sabahın ilk saatlerinde, ayakta, kısa ve sert cümlelerle. Avcılık, balıkçılık, savaş muhabirliği. Hayatını metnine dönüştüren bir erkeklik mitosu. Lâkin o sertliğin altında büyük bir kırılganlık saklıdır.
Bizden çarpıcı bir örnekle, Ahmet Hamdi Tanpınar’la devam edelim bu tuhaf yolculuğa. Tanpınar, zamanı yazdı fakat zamanı yönetemedi. Sürekli erteledi. Ders notları, yarım kalmış projeler, bitmeyen roman taslakları. Büyük estetik iddialarla gündelik dağınıklık arasındaki gerilim onun trajedisiydi. Hüsnükuruntu değil belki ama sürekli “yetişememe” duygusu…
Yazma mekânı bir apartman dairesi olan ama zihni dünya edebiyatında dolaşan Orhan Pamuk, çalışma odasını bir müze gibi kurdu. Rutinle çalıştı. Her gün aynı saatlerde yazmaya oturdu. Disiplinli bir zanaatkâr gibi. İlham romantizmine mesafelidir de Nobelli yazarımız.
Melankolinin aristokratı addedebileceğimiz Yahya Kemal Beyatlı ise şiirlerini yıllarca bekletti. Mükemmeliyetçi bir ağırdan alış. Az yazdı ama yoğun yazdı. Şiiri adeta damıttı. Hız çağında yavaşlığın şairi idi.
Modern münzevi J. D. Salinger… Şöhretten kaçtı. Röportaj vermedi. Ormana çekildi. Yazdıysa da yayımlamadı. Edebiyat tarihinde nadir bir geri çekilme örneğidir kendileri!
Huy bakımından en tuhaflardan biri de James Joyce’dur. Yazarken göz sorunlarıyla boğuştu. Bazen büyük mavi kalemlerle, dev harflerle yazdı. Cümleleri labirent gibidir ama çalışma disiplini şaşırtıcı derecede sistemlidir.
Bizden sivri bir diğer örnek Peyami Safa, gazetecilik temposu ile roman disiplini arasında gidip geldi. Siyasi savrulmalar, fikrî sertlikler. Fakat yazma enerjisi bitmeyen bir motor gibiydi.
Gustave Flaubert
Onun “le mot juste” takıntısı edebiyat tarihinin en üretken nevrozlarından biridir. Bir cümle için günler harcadığı bilinir. Yüksek sesle okur, kulağına takılan en küçük pürüzü kazıyıncaya kadar düzeltirdi. Bu bir estetik naz değil, neredeyse fizyolojik bir rahatsızlıktı. Yanlış kelime onda bedenî bir acı yaratırdı. “Madame Bovary”nin soğuk, cam gibi berrak cümleleri işte bu işkenceden doğdu. Flaubert’in huyu olmasaydı realizm bu kadar keskin olmazdı. Onun nevrozu, roman sanatını kristalleştirdi.
Fyodor Dostoevsky
Kumar masasında kaybettiği paralar, yayıncı baskısı, epilepsi nöbetleri… Romanlarını çoğu zaman teslim tarihine yetiştirmek için ateş altında yazdı. Bu acelecilik zayıflık değil, bir ritim doğurdu. “Suç ve Ceza”daki zihinsel hız, karakterlerin ateşli iç monologları, sanki rulet masasının gerilimini taşır. Epilepsi nöbeti öncesi yaşadığı o yoğun bilinç hâli, romanlarındaki metafizik patlamalara dönüştü. Dostoyevski’de hayat ile kurgu arasında filtre yoktur; kriz doğrudan estetiğe bağlanır.
Proust
Odasının duvarlarını mantarla kaplattı. Gürültüden kaçtı. Gece yaşadı, gündüz uyudu. Astımı ve hastalık korkusu, dış dünyayı tehdit gibi algılamasına yol açtı. Bu içe kapanma “Kayıp Zamanın İzinde”nin mimarisini kurdu. Dış olay azdır; iç zaman geniştir. Proust’un huyu, romanın yönünü değiştirdi. O, olay romanını değil bilinç romanını büyüttü. Gürültüden korkan bir yazar, insan hafızasının en ince tınılarını yakaladı.
Oğuz Atay
Mühendis titizliğiyle çalışan, defterler dolusu taslak hazırlayan bir yazar. Ama bir yandan da derin bir anlaşılmama vehmi. Günlüklerinde sürekli kendini tartar, ölçer, yargılar. “Tutunamayanlar”ın parçalı yapısı, bu zihinsel dağınıklığın estetik karşılığıdır. İç içe geçen metinler, ansiklopedi maddeleri, parodiler… Bu yapı rastlantı değil. Atay’ın zihni lineer akışı reddeder. Onun huyu, Türk romanında biçimsel bir kırılma yarattı.
Franz Kafka
Gündüz memur, gece yazar. Aile evinde, en küçük seste irkilen bir ruh. Yazdıklarını yakılmak üzere bırakacak kadar kendine güvensiz. Bu güvensizlik “Dava”nın ve “Şato”nun ontolojik belirsizliğine dönüştü. Suçun ne olduğu bilinmez, kapılar açılmaz, otorite görünmez ama hissedilir. Kafka’nın hüsnü kuruntusu bireysel değil, evrensel bir bürokrasi kabusuna dönüştü. Kendi korkusunu çağın korkusuna tercüme etti.
Ve bitirirken, elbette Sylvia Plath. Sabahın çok erken saatlerinde yazardı. Çocuklar uyanmadan. Günlükleri bir iç hesaplaşma metnidir. Şiirleri ise keskin ve çıplak. Yaşamı ile metni arasındaki mesafe neredeyse yoktur.
YUSUF A. ÖZDEMİR