Yazın üç aylarda talebeler tatile giriyorlar. Dinleniyorlar ya da hobilerini geliştiriyorlar. Tamamen eğitimden kopmaları ve kesilmemeleri söz konusu değil. Beceri edinme faaliyetlerini sürdürüyorlar. Bazıları da manevi eğitime ağırlık veriyor. Bu açıdan da yaz ayları manevi eğitime katkı sağlıyor. Manevi eğitim nöbetinde çocukları korkutmamalı ve nefret ettirmemeli. Kur’an ve din derslerini sevdirmeliyiz.
Biz de vaktiyle aynı yollardan geçtik. Anne babalarımız yazları baştan savma olarak bizleri mahalle mektebi kıvamında camilere ve Kur’an kurslarına yönlendirirlerdi. Talebe çok ve hocalar az olduğundan yeteri kadar ilgi gösteremezlerdi. Bazı hocalar da aksi olur ve talebelere tedip mantığıyla yaklaşırlardı. Bizler ortama alışamadan kendimizi dışarıda bulurduk. Ya da yaz tatillerinden gerektiği kadar bereketlenemezdik. Ebeveynlerimiz bizleri meşgul etmek ve gölgemizden kurtulmak için bizleri Kur’an kurslarına gönderirlerdi. Bu açıdan biraz zoraki olurdu. Biz de hocaların kaba davranışlarından şikayet ederdik. Öğreticiler çocukların dilinden anlamamalılar. Eğitim formasyonları olmalı ya da çocukların dilinden anlamalı, psikolojilerini bilmeli ve ona göre davranmalılar.
Almanya günlerinde biraz da yetişkin olduğumuzdan leb demeden leblebiyi ve biraz da ötesini anlıyorduk. Elifba kümelerindeki harfleri, kelime ve cümleleri birbirine tutturma yollarını gösteriyorlardı. Biz ise bir metoda bağlı kalmadan mantığını anladığımızdan elifbayı hemen söküyorduk. Bu da hocaların hoşuna gitmiyordu. Onları ve yöntemlerini bir çırpıda aşıyorduk. Bocalıyor, afallıyor ve ne yapacaklarını bilemiyorlardı. İşçi kesiminden gelen ve hasbelkader yaz aylarında hocalık yapan kimseler bizim gerimizde kalıyor, çaresizlikten kendi yöntemlerini dayatıyorlardı. Halbuki biz elifbayı sökmüş ve Kur’an’a geçmiş oluyorduk. Bu açıdan çocukların seviyelerini de anlamak gerekiyor. Seviyelerinin gerisinde talim ettirmek ise çocuğun ilgisini kesebilir, enerjisini tüketebilir. İyi hocalara düşmedikleri için nice zeka fışkıran çocuklar köreliyor. Elbette eldeki mevcut da buydu.
Kur’an-ı Kerim’i gurbet elde öğrendik ve Kur’an hurufatını yazmak çok hoşumuza gidiyordu. Defterler alıyor ve özenle Kur’an hurufatını ve kelimelerini yazıyorduk. Almanya’da geçici bekar evleri veya göçmen evleri olan haym adlı yapılarda açılan kurslarda elifba öğreniyor ve Veysel Hoca veya Fahri hoca olarak tanıdığımız kişilerden Kur’an dersi alıyorduk. Ayrıca ramazanlar da sohbet ve kaynaşma iklimi oluyordu. Hüseyin Kavukçu gibi ramazan için tayin edilen hocalar da teravih namazı kıldırıyor ve dini sohbetlerde bulunuyorlardı. İçimiz açılıyordu. Bu iklim bizi cezp ediyordu. Ayrıca Diyanet Takvimi, dini kitaplar ve hikayeler bizleri mest ediyor ve dini alana yaklaştırıyordu. Mescidin adeta küçük bir kütüphanesi oluşmuştu ve burada okuma ihtiyacımızı tatmin ediyorduk.
Bu suretle Almanya’da dini bir temel attık. Zamanla tadımızı kaçıran olaylar da eksik olmuyordu. Cemaatleşme ve ayrışmalar oluyordu. Sözgelimi ilk önce kimi Alevi kardeşlerimiz, Mescide kız ya da çocuklarını Kur’an okumaya gönderdikleri halde sonra geri alıyorlardı. Belki kimi çevreleri tarafından telkin altında tutuluyorlardı. Negatif etki ile bir süre sonra bunlar ortamdan kopuyordu. Daha sonra siyasi ayrışmalar ve saire oldu. Siyasi eğilimlere göre mescitler oluştu. Bunlardan bir kısmi cemaati olmadığı için yaşayamadı ve tutunamadı ama bir daha eski ortamlarına da dönemediler. Keşke bu kadar keskinlikler yaşamamış olsaydık. Karşılıklı mutlaka paylaşacağımız şeyler olurdu.
Girişi bir hayli uzattım. Esasında yaz sezonu nedeniyle Kur’an eğitimine gelmek istiyorum. İstanbul Bahçelievler ( Kocasinan-Soğanlı mevkii) Mimar Sinan Camii imam hatibi Faruk Çaycı hoca son cuma hutbesinde hac anılarına değindi. Orada Türk hacı kafileleri ile ilgili dikkatini çeken bir hususu aktardı. Bizlerle paylaştı. “Hicaz ikliminde yerli yabancı birçok hacı namzedi ile karşılaştık. Dikkatimi bir şey çekti. Yabancı hacılar ya da Türklerin dışındakiler bolca Kur’an okuyor hatta bazıları boş kaldıklarında vakitlerini saatlerce Kur’an okuyarak geçiriyorlardı. Bizim hacıların ekserisi ise Kur’an okumayı bilmiyor. Bu nedenle de aralarında sohbet ediyorlar ya da konuşuyorlar. Boş vakitleri zayi oluyor. Bunu Kur’an bilmemelerine bağladım. Eminim bilselerdi onlar da aynı şekilde vakitlerini Kur’an okuyarak değerlendirirlerdi. Öyle ise 7’den 70’e Kur’an öğrenmeli ve okumalıyız.” Yoksa Kur’an öteki dünyada bizden şikayet edecek. Kimsenin kuşkusu olmasın. Peygamberden menkul olarak Kur’an bir şikayeti dile getirir « “Ey Rabbim! Doğrusu kavmim şu Kur’an’ı terkedilmiş halde bıraktılar !» Görevimizi yapalım ve öbür alemde hakkımızda Kur’an şikayetine muhatap olmayalım!
Mustafa Özcan