Bazen bir kitap, yıllarca gözümüzün önünde durur da görünmez bize. Kitaplığın en tanıdık köşesinde, nice kez bakıp geçtiğimiz rafın tam ortasında sessizce bekler. Sırtındaki harfler solmaya yüz tutmuş, kapağının üstüne yılların tozu ince bulut gibi çökmüştür. O ise bütün o sessizliğin içinde sabırla bekler; bir gün elimizin ona uzanacağını, parmaklarımızın kapağını aralayacağını, içindeki dünyaya nihayet misafir olacağımızı bilir gibi… Bizse çoğu zaman fark etmeyiz onu. Gözümüz önündekini görmeyen o aceleci kalabalığa karışırız. Hayatın telaşı, zihnimizin dağınıklığı, ertelenmiş meraklarımızın gölgesi arasında bir kitabı görmeden geçmek ne kolaydır. Oysa bazı kitaplar vakti gelince bulunmak için bizi yıllarca bekler. Sonra bir gün, hiç ummadığımız anda adı düşer kulaklarımıza. Belki bir dost meclisinde, belki bir sohbetin kıyısında, belki de birlikte yol yürüdüğümüz kalplerden yükselen bir cümlenin içinde işitiriz o ismi. İçimizde hafif bir kıpırtı belirir: “Bu kitap bende vardı galiba…” İşte o an başlar arayış. Eve döner dönmez yöneliriz kitaplığa. Rafları telaşla karıştırır, gözlerimizi satır satır gezdiririz. Ama kitap nazlanır bazen. Hemen göstermez kendini. Sanki yıllardır beklemenin küçük bir sitemini saklıyordur içinde. Çekilir perdenin gerisine. Bir kez bakarız, bulamayız. İkinci kez dolaşır elimiz rafların arasında. Üçüncü, dördüncü…Ve şaşarız; insan nasıl olur da gözünün önündekini göremez? Sonra ansızın buluşma gerçekleşir. Bir köşede mahcup bir tebessüm gibi duruyordur. Elimize aldığımız an, yılların bekleyişi avuçlarımıza siner. Kapağını açarız; ilk sayfa usulca aralanır ve zaman çözülür. Saatler silinir, dünya biraz uzaklaşır. Sayfalar çevrildikçe kitabın sesi içimize dolar. Bazen bir cümlede dururuz, uzun uzun susarız. Bazen fark etmeden gülümseriz. Bazen de içimizde eski bir yaranın yerini yoklar gibi derin bir iç çekiş yükselir. Sonra bir solukta biter, yahut biz bitti sanırız.
Damağımızda ince bir tat, zihnimizde bıraktığı düşünceler, kulağımızda hoş sadası kalır. Bir kitabın son sayfasını kapatmak, bazen yeni bir kapının açılmasıdır bize. Çünkü bazı metinler insanın içine yerleşir, orada yaşamaya devam eder. Sanırım bunun sırrı vaktinde gizlidir. Gülün açması için mevsimini beklemesi gibi, bazı kitaplar da okurunun olgunlaşmasını bekler. Tomurcuk, güneşi vakti gelmeden çağırmaz. Sabırla bekler; çünkü bilir ki her açış kendi zamanına gebedir. Kitaplar da böyledir belki. Ne kadar yakınımızda dursalar da, içlerindeki hakikati ancak vakti geldiğinde fısıldar yüreğimize. Bu yüzden inanırım ki hiçbir bekleyiş boşuna değildir.