Evler genişliyor, ruhlar daralıyor. Mekânlar yakınlaşıyor, insanlar uzaklaşıyor. Mesafeler kısalıyor, kavuşmalar mahşere kalıyor.
Refah seviyesi yükseldikçe kanaat seviyesi düşüyor. İletişim çağının envaiçeşit parlak iletişim aracına rağmen iletişimsizlik almış başını gidiyor.
Olamadık, alamadık, satamadık, yapamadık, edemedik, tutamadık, gidemedik, gelemedik serzenişleri dilimizden düşmüyor. İşlerimiz de şikâyetlerimiz de bitmek bilmiyor.
İnce hesaplar yapmaktan huzurumuz ve uykularımız kaçıyor. Yedek ajandalar tutuyoruz. Farklı yüzlerimiz var, bir değil belki üç beş tane. Yüz başka, göz başka, söz başka, öz başka.
Kendimize iğne batıracak cesaretimiz yok, ama başkalarına çuvaldız batırmayı çok iyi beceriyoruz.
Niyet okumaktan geri kalmıyor; ön yargı, namıdiğer suizan hançeriyle canlar yakıp gönüller incitiyoruz. Dedikodu, yılan olup dilimize dolanmış.
Ya övüyoruz ya sövüyoruz, elimize fırsat geçerse dövüyoruz. Ya göklere çıkarıyoruz ya yerin dibine batırıyoruz. Eleştirdiğimizi zannediyoruz, oysa -âdeta- sövüyoruz, hakaret ediyoruz. Sanki dilimizi eşek arısı sokmuş.
Samimi eleştirilere kulak tıkıyor, hatta tepki gösteriyoruz.
Âlemin akıllısıyız.
Ömrümüzün bir kısmı başkasının yaptığı işleri yermek ve küçümsemek, bir kısmı kendi yaptıklarımızı övmekle geçiyor.
Aslına bakılırsa ayıpladıklarımızdan, yerdiklerimizden, eleştirdiklerimizden, küçümsediklerimizden çok da farkımız yok.
Gönüller sultanı Yunus Emre, “Cümleler doğrudur sen doğru isen / Doğruluk bulunmaz sen eğri isen.” dese de herkesi eğri, kendimizi doğru görüyoruz.
Birilerini gözden çıkardıysak yaptığı pek çok iyi ve güzel işi görmezden geliyor; yapmadığı, yapamadığı ya da kötü yaptığı bir işi ağzımızda geveliyoruz.
Yalakalığı kıymetlendirmekten geri kalmıyoruz. Gerçi “Yalakalık deyip geçmemek lazım, o bir sanattır; yetenek ister.” Gördükçe öğreniyoruz.
Dünyada misafir olduğumuzu aklımızın ucundan bile geçirmiyoruz.
Teşekkür etmeyi, iyiliği, vefayı, kadirşinaslığı unutuyoruz.
Pembe, beyaz diye kılıflar uydurup bahaneler bularak yalanı sıradanlaştırıyoruz.
Haklarımızı önemsiyoruz, eyvallah; ama görevlerimizi savsaklayıp ihmal ediyoruz.
Yapmamız gerekenleri yapmış gibi davranmaktan çekinmiyoruz.
İşimize gelmeyenleri görmüyoruz, duymuyoruz, bilmiyoruz; ucu kendimize dokunmayanları seyretmekle yetiniyoruz.
Başkasının malı ve imkânıyla cömertlik yapmayı seviyoruz.
“Veren el, alan elden (hayırlıdır) üstündür.” kutlu sözünü her mahfilde göğsümüzü gere gere dile getirsek de hep almanın peşindeyiz, daha çok almanın, hatta vermeden almanın. Çok çalıştırıp daha az vermenin, ucuza mal edip daha pahalı satmanın; üstelik hile yaparak, aldatarak.
Her fırsatta içlenip “Gelimli dünya, gidimli dünya / Son ucu ölümlü dünya” diyerek dünyanın geçici olduğunu dillendirsek de dünyalık peşinde var gücümüzle son sürat koşmayı ihmal etmiyoruz. Elde etmeye çalıştıklarımızın peşinden koşarken çok şey kaybediyoruz.
Para kazanmak için sağlığımızı, sağlığımızı kazanmak için paramızı harcıyoruz.
Parayı bulduk mu, malı mülkü katladık mı, makamı kaptık mı, şöhreti yakaladık mı -ne hikmetse- cesaretimiz artıyor, ayarlarımız bozulmaya yüz tutuyor.
Zengin de olsak, fakir de olsak ihtiyaçlarımız tükenmiyor.
İmkânları, israf hâline getirmişiz.
İmtiyaz, iltimas ve menfaat kovalarken neredeyse tıknefes olacağız.
Mutluluk oyunu oynuyoruz.
Mütevazı görünüp gösteriş yapmak alametifarikamız.
Kibirli kimselere karşı saygıda kusur etmiyor, ancak -laf aramızda- arkalarından atıp tutuyoruz. Alçak gönüllü kimseleri ise adam yerine koymuyoruz.
Kendimizden menkul kerametlerimiz.
Âciziz, azizleniyoruz.
Hayatı anlamlandırmak adına anlamsızlaştırıyoruz.
Toprağın üzerinde yaşayanlardan çok, altında ölüleri bulunan bir âlemde yaşadığımızı aklımıza getirmiyoruz.
Çırılçıplak geldiğimiz dünya pazarından vakti saati geldiğinde üç beş metrelik bir bez alıp gideceğiz. O da nasibimizde varsa.
Söylediklerimizle herkesi itham etmek elbette haddimiz değil; amma velakin, genel anlamda manzara bundan ibaret.
Bunca hâle, ahvale rağmen ne yaptığımızın farkında mıyız?
Sadi Şirazî, sekiz asır evvel “Bir dere kenarına otur da ömrünün geçişini seyret.” tavsiyesinde bulunmuş. Ancak biz, seyredemiyoruz; seyretmeyi beceremiyoruz. Seyredebilsek, seyretmeyi becerebilsek -muhtemelen- dersimizi alıp ne yaptığımızın farkına varacağız. Farkına vardığımız zaman duygularımıza, düşüncelerimize, hayallerimize, hayatımıza çekidüzen vereceğiz.
Son söz, rahmetli Remzi Oğuz Arık’tan: “Ne kadar uzun ömürlü olursak olalım, sonunda ölürüz. Ne sevdiğimize doyacağız, ne yapacağımızı bitirebiliyoruz, ne düşündüklerimizin hepsine bir çehre verebiliyoruz. Kendimize ne kadar iyi bakarsak bakalım, gençliğimiz soluyor, gücümüz tükeniyor. Son nefesimiz gelince bakıyoruz ki ömrümüz ne kadar kısa; hasretlerimiz ne kadar çok ve yapacaklarımız ne kadar eksik bırakılmış. Bu herkes için böyle. İçinde hasret, pişmanlık olmadan ölen kim var?”
Mustafa USLU
Kaleme aldığınız konu maalesef toplumumuzun son yıllardaki üzücü durumu. Kapitalist sistemin tuzağına düşürüldük. Değerlerimizi koruma adına yazılarınız çok değerli. Size yürekten katılıyorum.
çok teşekkür ediyor, teşhih ve tesbitlerinize aynen katılıyorum
Düşündürücü bir yazı hocam… Yazı bittiğinde offf dedim… Dediğiniz gibi dünyada misafir olduğumuz aklımızın ucundan bile geçmiyor… Buna bilgi olarak sahibiz ama tam olarak bilmiyoruz farkedemiyoruz gelip geçiciliğimizi…