eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Açık
30°C
Ankara
30°C
Açık
Pazartesi Açık
31°C
Salı Açık
30°C
Çarşamba Açık
31°C
Perşembe Açık
30°C

Eğitimde Edep ve Edebiyat

Eğitim eskiden beri güzellikleri, yararları ve katkılarının yanında zorluğu, bıktırıcılığı ve çekilmezliği de dillendirilen bir alan olmuştur. Öğreten de öğrenen de insan olunca, insanî her durum eğitime yansımıştır. Öğretmekten, öğrenmekten ve okumaktan zevk alanlar kadar; uzaklaşanlar, bıkanlar, bıktıranlar vardır. Hasılı zıtlıklar meydanıdır eğitim. Ülfet ve nefret, kifayet ve zafiyet, ziyafet ve eziyet, iştiyak ve tembellik, hırs ve tükenmişlik, hoşnutluk ve tatminsizlik ya aynı anda bulunur ya birbiri peşine gelir. Çünkü bu meydanda toparlayanların yanında dağıtanlar, birleştirenlerin yanında ayıranlar, çekenlerin yanında itenler, sevdirenlerin yanında nefret ettirenler bulunur.

İnsan varsa işin içinde, iyiliği de bitmez, kötülüğü de; fazileti de, rezaleti de…  Niye böyle? İnsanın olduğu yerde, her şey olur da ondan. Bıktıran bir öğretmen, bezdiren bir öğrenci hep olagelmiştir. Yersiz bir davranış, zamansız bir çıkış hep oluvermiştir.

ÖĞRETMENDE EDEP

İmam Matüridî özellikle öğretmenin edebini önemsemiş ve şöyle bir uyarı getirmiş:

“İlim elde etmek ve tecrübesinden istifade etmek için bir âlimin dersine devam eden öğrenci, onda bir çirkinlik, çekilmez bir kabalık ve zulüm görürse derhal terk etsin”.

İlim öğrenmek süreklilik ister. Çünkü bilgi aşama aşama öğrenilir. Bir anda bilgi öğrenmek mümkün değildir. Bu iş bakkaldan, çarşıdan, pazardan bir şeyler almaya benzemez. Kaldı ki alışverişte bile zamana ihtiyaç vardır.

Zaman ayırıp zahmete girip bir alimden yararlanan öğrenci, eğer onda ahlakî zafiyetler, zararlı birtakım çirkinlikler, sınır aşımı veya ihlali gibi yüz kızartıcı uygunsuzluklar ve zulüm derecesinde kabalıklar görürse ondan ilim almaktan ve tecrübe edinmekten vaz geçmelidir. Çünkü ilim bir güzelliktir ama çirkin bir elde, özürlü hale gelir. İlim almak, huy almak ve haliyle hâllenmektir; verenin halinin ve huyunun alıcıya geçmesidir. Çirkinlik, kabalık ve zulüm ilim adamında bilgiyi sıfat olmaktan çıkarır, pazarlanan mal haline getirir; bilgi sahibini de simsar konumuna indirir ve istikametten saptırır.

ÖĞRENCİDE EDEP

Fahreddin Razî de öğrencilerin edebine dikkat çekmiş. Kendi zamanında ve eğitim hayatında iki tip öğrenci bulunduğunu görmüş ve kayda geçirmiş:

“Birinci tip öğrenci, bir şey bilmez ama bilmediğinin farkındadır, ilim ortamına girmemiş, söz ve sohbet meclislerinde bulunmamıştır. Derste gayet sakindir ne bir şey söyler ne itiraz eder.”

“İkinci tip ise bir şeyler öğrenmiş, bilgiç bir kişilik kazanmış, kendince delil getirir, çıkarsama da bulunur hatta itiraz eder. Üstün gördüğü kişilerle bir arada olmak ve onlarla görünmek hoşuna gider. Ancak bunun freni yoktur, bir şeyler biliyor edasıyla sürekli müdahale eder, kendince yanlış gördüğü her şeye itirazda bulunur. Hâlbuki itiraz ettiği şey, gerçekte güzel ve doğrudur ama göremez, çünkü ilmi ve tecrübesi yetmez. Neden itiraz eder? Çünkü bilmediğini bilmez.”

Bu hale eskiler cehl-i mürekkep demişler. Katmerli cehalet demek. Bilmemek, bir de üstüne bilmediğini bilmemek. Böylesi tiplere laf anlatmak tam bir eziyet.

Ama öyle öğrenci de var ki bilmez ama bilmediğinin farkındadır. İşte bu ilim yoluna girmiş, edep havasını solumuş, irfan bahçesinin kokusunu almıştır. Zaten Fahreddîn Razî’nin gönlündeki öğrenci budur: Son derece mütevazı, ne ezik ne ukala, ikisi arası orta halli, istikamet ehli, dilinde ve gönlünde edep bulunan…

Öğrencinin bu noktada durması ve bu özelliği kazanması büyük ölçüde öğretmene bağlı: Öğrenciyi ezmeyecek ama gurur ve kibre kapılmasına da meydan vermeyecek; merhamet ve hilimle muamele edecek ama disiplini de elden bırakmayacak; bilgi, beceri ve tecrübesi yerinde olacak, asla alçak tarafını öğrenciye göstermeyecek… 

MÜRŞİTTE EDEP

Mürşit-mürit ilişkisi de bir öğretmen-öğrenci ilişkisidir. Bu yüzden Safedî irşat eden, yordam öğreten, yol gösteren ve yola koyan mürşitlerin edebini öne çıkarmış:

“Mürşit, hakka ulaştıracak yolu ve yöntemi müridine gösterir, yola koyar; asla Rabbi ile müridi arasına girmez”.

Demek ki mürşit öğrencisi olan müridine ilmi, irfanı, ameli, takvayı ve ihsanı öğretir; zâhirin esas, bâtının ona bağlı olması gerektiği bilincini verir; pergelin sabit ucunu sürekli şeriatta tutmasını tembih çeker; bilgisi olmayan konulara dalma konusunda uyarır; yolu gösterir, yolcu eder ve Allah’a ısmarlar. Gerçek mürşit, müridin yakasına yapışıp ve dizi dibine mıhlayıp ona iç güvesi muamelesi yapmaz, zihnine pranga vurmaz, mankurtlaşmasına izin vermez; aksine yolu gösterir, yola koyar, cennet-i alâda, hamd sancağı altında buluşmak üzere Allah’a ısmarlar ve yolcu eder… O kendisinin de bir yolcu olduğunu bilir. Müride bunu öğretir.

Müridin edebi de şeyhin eteğine tutunmak veya sırtına yük olmak değil, eğitimin amacının yolda yürümek ve yürüme becerisi kazanmak olduğunu bilmektir. Zira yolcu yolcuyu değil, yol yolcuyu taşır. Öyleyse yolcuyu yola koymak, ona hidayet ışığı, istikamet işareti olmak, yolda yürüyecek beceri kazandırmak mürşidin baş görevidir.

Eğitimde Edebiyat

Edebiyat edepten doğmuştur. Çünkü o dilin edebidir. Dil; meramı anlatmanın, iletişim kurmanın, yazı ve hitabet yoluyla düşünceyi ifade etmesinin yegâne aracıdır.

Dilin hükümdarı, karar vericisi ve niyet kurucusu kalptır. İster buna irade ister akıl deyin fark etmez. İrade de akıl da bunun bir parçasıdır. Zira bunlar kalbin hareketi ve bilfiil halidir. Zaten kalbin hareketi dil yoluyla söze dönüşür.

Öyleyse dilin edebi kalpten başlar. Bu da niyet, kasıt ve ortaya konulan iradedir. Zira söz ağzın ve dilin hareketiyle ortaya çıkan bir eylemdir. Eylemin niteliğini belirleyen arka planındaki kalbin niyetidir. Rahmet Peygamberi’nin “Yapılan işler ve söylenen sözler niyetlere göre değerlendirilir” (Buharî “Be’dü’l-Vahy” 1) kutlu sözü buna işaret eder.

Zaten söz ağızdan çıkınca elden çıkar. Onu geriye döndürmek, hiç söylenmemiş hale getirmek veya yok saymak imkansızdır. Kişinin tek yapacağı şey edebe uygunsa sevinmek, edep dışıysa üzülmek, birini kırdıysa özür dilemektir. Onu hiç olmamış hale getirmek artık elinde değildir.

Bu da gösteriyor ki, düşünce özgürlüğümüz kalbimizle sınırlıdır. Söze dönüştürdüğümüzde somuta intikal eder. Bu aşamada artık sorumluluk başlar. Kişi kalpteki mücerret düşüncesinden değil, söze ve fiile dönüşmüş somut sözden sorumlu tutulur. Bu yüzden eskiler “Bin düşün bir söyle” demişler. Çünkü düşünme aşamasında insan düşüncesine hâkimdir, ağızdan çıktığında ise söz insana hâkim olur.

Demek ki edebiyatın arka planında safiyeti korunmuş kalp, sağlam irade, terbiye edilmiş kişilik ve inancın membaı zihniyeti yansıtan dil vardır.

Zihniyetteki aşınma ve bozulma dile yansıdığı gibi dildeki yozlaşma, kısırlaştırma ve istilaya uğratılma zihniyete yansır. Vatanın istilası neyse zihnin ve dilin istilası odur. Toprak vatanı, mavi vatanı ve gök vatanı korumak ne kadar önemliyse zihin vatanı korumak da en az onun kadar önemlidir. Zihin vatanı istilaya uğramamış olanlar toprak vatanı korurlar, istilaya uğramışsa er veya geç onu kurtarabilirler ama zihin vatanları istilaya uğramış olanlar her şeylerini yitirmişler, mankurtlaşmaya maruz kalmışlar demektir.

Bilimcilik tavrı, entelektüellik hevesi, bilgiçlik havası maalesef dili karmaşaya, aşınmaya sürükler, yaban istilaya açar ve atık denizine döndürür. Bu da dilde edebi, sözde safiyeti, yazı ve hitabette edebiyatı ifsat eder.

Dilin amacı iletişim kurmak, edebiyatın amacı ise en güzel biçimde meramı anlatmak ve anlaşılır kılmaktır. Buna eskiler mukteza-i hale göre konuşmak demişlerdir. Bunun anlamı yerine, zamanına ve muhataba göre bir dil ve üslup belirlemektir.

Bir konuşma berrak değilse, kelimeler anlaşılmıyorsa veya muhatabın hali dikkate alınmıyorsa konuşanın veya yazanın edebinde ve edebiyatında bir eksiklik ve yetersizlik var demektir. Bu eksiklik ve yetersizlik ya konuştuğu konuyu tam kavrayamamaktan ya yerli yerince söz söylememekten ya zamanı ayarlayamamaktan veya muhatabın durumunu göz önünde bulundurmamaktan kaynaklanır.

Hasılı düşünce istikamete, bilgi bilince, edep edebiyata, dürüstlük davranışa, safiyet tutuma ve sabır duruşa dönüşmedikçe ortada ya terkedilmiş bir vatan ya heba edilmiş bir çaba ya da israf edilmiş bir ömür var demektir.

Bakınız: Matüridi, Te’vilâtü’l-Kur’an, nşr. Bekir Topaloğlu-Murat Sülün, Mizan Yayınevi, İstanbul 2007, IX, 39, 83-84.

Fahreddîn er-Razî, et-Tefsîru’l-Kebîr, Daru İhyâu’t-Turasi’l-Arabî, XXI, 152-153.

Cemaleddîn es-Safedî, Keşfu’l-esrâr ve hetku’l-estâr, nşr. Bahattin Dartma, İSAM, İstanbul 2019, III, 36.

5 Zilkade 1445 / 13 Mayıs 2024

Cağfer KARADAŞ

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

  1. Zeynep dedi ki:

    Değerli Hocam, Allah ömrünüze bereket versin. Daha çok yazın. Daha çok okuyalım.