1965 Yozgat doğumlu. İlkokulu Yiğitler köyünde okudu. Ortaokul ve liseyi 1982 yılında Kayseri Mimar Sinan Öğretmen Lisesinde tamamladı. 1985 yılında Denizli Eğitim Yüksekokulunu, 1998 yılında da H.Ü. Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği bölümünü bitirdi.
Eser Yayın:
Yozgat ve Orta Anadolu Bölge Ağzında Yaşayan Kelimeler, Deyimler ve Atasözleri, Maarifimiz ve Geleceğimiz, Türkiye'de Şehirli Dindarlık, Maarifin Seyir Günlüğü ve Yaşadıkça Ankara adlı eserlerini yayınladı.
Yazıları, Şehir ve Kültür, Vuslat, Denizli Hizmet, Polatlı Postası, Arkadaş Çocuk (Batı Trakya) Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim (MEB)dergilerinde yayınlandı.
1996 yılından sonra TYB bünyesinde icra edilen millî kültür, millî tarih ve millî kimliğimize dair pek çok faaliyeti bir mektep formunda yirmi yıl kadar süre ile takip ve tedris etti.
Öğretmenlik, Maarifimiz ve Geleceğimiz başlıkları ile muhtelif kurum ve kuruluşlarda konferanslar verdi. TRT Türkiye’nin Sesi Radyosunda, Öncü Eğitimci Portreler programlarını hazırlayıp sundu.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Dağlarda yaşanıp, şehirlerde yazılan hüzünbaz bir ağıt…
Çerkes Hüznü Üzerine Bir Aşk Şarkısı
Sürgün, göz yaşı, hüzün… Şeyh Şamil’in çocuklarının Kafkasya’da 21 mayıs 1864 senesinde yaşadıkları tarihin gördüğü acısı en derinde göçlerden biriydi. Belki de Kafkas Çiçeğinin solmayan gülünün kederli hikâyesiydi. Kafkas Kartalı’nın hikâyesi bu sürgünle de bitmiyordu.
1864 baharında, Karadeniz’in kıyısında yalnızca köpükler kıyıya vurmadı. Bir halkın kaderi, gözyaşlarının tuzuyla karışarak, dalgaların koynunda kayboldu. Kaf Dağı’nın serin gölgesinde büyüyen bin yıllık bir masal, sürgünün acı diliyle suskunluğa büründü.
O gün, yalnızca bedenler değildi toprağından koparılan. Lisanlar, ninniler, aşkların yumuşak sesi, anaların kına yaktığı eller, hepsi gemilere sığdırılamayan dramatik bir hikâyenin parçası oldu.
Leperuj’un zarif adımları artık başka topraklarda yankı bulamıyordu. Kafkas Çerkes folklör ve kültürü bütünüyle bir yas yürüyüşüne dönmüştü. Göz göze gelmenin dahi içinde binlerce suskun hikâye saklıydı. Bazı aşklar vardı ki, henüz doğmadan öksüz kalır. Ve bazı sevdalar, ancak sürgünle konuşmayı öğrenir. Çileyle yoğrularak yeni doğuş sancılarına gebe kalır.
Geçtiğimiz kış, Ankara’nın donuk bir akşamında, Ulus’un dar sokaklarında, taşlara sinmiş geçmişin ayak seslerini duydum. Sokağın sonunda Suluhan’ın devamı olan dr sokakta, tarihe uzanan solgun bir tabela dikkati çekiyor: Ağlayan Kafe. Şavkı mekândan zamana, zamandan mekâna vuran Kızılelma’ya çıkan yollar gibiydi. Zamana direnememiş harfler, rüzgârla titrer hep. İçeri adım attığınızda, sessiz bir ağıt karşıladı bizi. Duvarlarda solgun Kafkas portreleri, rüzgâr gibi gelip geçen hatıralar misali… Bir köşede ağır ağır dökülen bir akordeon sesi. Ve tam ortada, yıllardır kimseye ait olamamış bir sandalye.
Bu sahne Anadolu’nun pek çok köşesine yayılmış, Anadolu’nin hikayesi ile kaynaşmış Çerkeslerin müşterek hüznünün dem odası gibiydi.
Sanki hâlâ orada, vaktiyle kaybedilmiş bir sevgili, beklenir durmakta. Bir halkın sevdasıydı belki de orada bırakılan. Varlığının yarısını Karadeniz’e, öteki yarısını da içindeki boşluğa bırakmış bir milletin bekleyişiydi bu.
Garsona adınızı söylersiniz. Başını eğer, sessizce, “Sizi bekliyoruz” diye mırıldanış halinde bir ses duyarsınız. Sonra masanıza yıpranmış bir kâğıt bırakılıverir. Titrek harflerle yazılmıştır o yazı:
“Ben seni en çok vatanı unuturken sevdim. Çünkü seninle her yer Kafkasya’ydı.”
Notu yazan Elvira’ydı. Ahlat’ta doğmuş, kendi vatanını yalnızca ağıtlardan tanımış, gurbeti vatan edinmiş bir hüzün çocuğu olarak. Ben ise geçmişe geç kalmış bir tanık… Bizimki bir aşk değildi sadece. Hafızayla, kimlikle, kökle, yurtla sınanmış bir çarpışmaydı. Sevmek değil, hatırlamak üzerine kurulmuş bir yoldaşlıktı belki de…
O gün, kafenin iç duvarlarına sinmiş o eski besteye kulak verdim. Bir akordeonun içine gömülmüş bir feryat gibi yükseliyordu:
“Ay dağlar… niye sessizsin? Benim gibi mi ağlarsın?”
Gözlerim doldu. Çünkü o anda anladım: Bazı kafeler yalnızca çay değil, kayıp ikram eder. Ve bazı şarkılar vardır; sevmeyi değil, unutamamayı öğretir.
Bu kafe bir mekân değildi. Zamandan öteye taşan hayalhanemin sadırdan satırlara sinmiş resmidir. Bütün Anadolu’da olduğu gibi bir halkın yüreğinden sızıp Anakara’ya ulaşan, susturulamamış bir iç çekiş olarak. Ağlayan Kafe, Çerkez sürgününün taş duvarlara kazınmış, gözlerle anlatılmış yankısıydı.
Ve o müzik?
Faruk Kanşat’ın 1966’da bestelediği o içli ezgi… İki yıl sonra 1968’de yeniden dokundu notalara. 2004’te, kelimeler de eklenince, artık sadece bir sevda şarkısı değildi o. Bir halkın yıllara gömdüğü muhayyilesinde saklı aşk, sızı, yokluk ve umudun aynı anda dile geldiği hal, belki de bir diriliş şarkısının dili olmuştu. Geride kalan yıllar ve derin hüzün sel olup bu akerdeon beste ile derin vadiler açarak içimizden geçti. Koyaklarında yanık sineler bırakarak hem de.
Ama işte o an… bir başka şey daha oldu.
O akordeon sesiyle birlikte, Anadolu’nun başka köşelerinden gelen yankılar da doldu kulağıma. Bitlis’te yakılmış bir dengbêj ağıdı, Balkanlardan kopup gelen bir Rumeli göçmeninin sessizce yaktığı türkü, Ahıska’nın sessiz bir gecesinde dökülen dualar, Sürgünde yitirilmiş Tatar ninnileri… Hepsi aynı dilden fısıldıyordu:
“Biz farklı dillerde ağladık, ama aynı yürekte sustuk ve dinledik.”
İşte o anda Çerkes hüznü, yalnızca Kafkasya’dan sökün eden karakter abidesi mücadele ruhunun sadece bir yaşayış destanı değil, bu toprakların ortak hafızası oldu. Sadece geçmişe ait bir sızı değil, medeniyetimizin kaybettiği her şeyi taşıyan sessiz bir armağandı.
Ağlayan Kafe, artık yalnızca Çerkezlerin değil, bütün Anadolu’nun iç odasıydı. İç sesi oldu. Her göç yolunun, her yasın, her hasretin toplandığı bir kalp terazisi. Çünkü bu topraklar, sürgünle geleni evlat bilir, acıyla geleni susarak anlar.
Ve biliyorum: Bir gün bu kafe kapanırsa bile, arkasında bıraktığı o ezgi, o sandalye, o not, bu milletin yüreğinde bir daha hiç susmayacak.
Çünkü bazı milletler vardır ki, sürgünle ölmez… Aşkla hatırlanır. Hüzünle konuşurlar. Ve Anadolu’da, herkesin kalbine dokunarak yaşarlar.
Ağlayan kafe, ağlatan kafe olur, ağlayan kalpte sonsuza kadar hüzünlü bir aşk hikâyesi olarak yaşar.