Zorunlu eğitimin süresine ilişkin bir tartışma yürütüyoruz. Tartışma yürütüyor dediğime bakmayın aslında. Lafın gelişi öyle diyorum. Çünkü tartışmanın hangi soru, sorun, sorunsal etrafında döndüğünü bilmiyoruz. İşleyişinden, sonuçlarından memnun olmadığımız bir düzenlemeyi masaya yatırıyormuş gibi yapıyoruz ancak sorulması gereken soruların hiçbirisini sormadan mevzuyu konuşuyormuş gibi yapıyoruz. Son derece önemli bir alan ile ilgili konuşuyoruz ancak alanı yerli yerine oturtan bir konumlanışla ilgili değiliz.
Zorunlu eğitim nedir? Problemleri nelerdir? Ne zaman hangi koşullar içinde ortaya çıkmıştır? Bu formun (zorunlu eğitim) kapasitesi, kısıtlılıkları nelerdir? Bunlar yürüttüğümüz faaliyetin ne olduğuna ilişkin genel sorular. Bir de işleyişinden ve sonuçlarından memnun olmadığımız hususlar var. Zaten bizde sorun teşkil eden kısmı da burası. Öğrenciler varsayıldıkları gibi bir görünüm sergilemiyorlar bu düzen içinde. Başarıları düşük, insani ilişkileri olabildiğince problemli. Dolayısıyla çoğunlukla eğitim yuvaları birer kapatılma kurumuna dönüşüyorlar. Öğrenciler, ilgi ve istidatları yönünde çok boyutlu gelişim gösteren insanlar olmaktan ziyade akılları, ruhları cendereye alınmış birer isyankâr mahkûma dönüşüyorlar.
Bu durumlara yıllardır çeşitli vesilelerle değindiğim için uzatmak istemiyorum. Tartışmamızın anlamlı bir sonuç doğurabilmesi için öncelikle sıkıştırıldığı bu dar alandan çıkması gerekiyor. Sistemin sonuçlarına ilişkin memnuniyetsizliği teknik, lokal alanlara kaydırıp çözüm üretmeye çalışmak esas itibariyle ne aradığını bilmemektir. Örneğin Zorunlu eğitim kapsamında yer alan son dörtlük dilimde 3+1 veya 2+2 gibi düzenlemelere girişmenin ne mantığından ne de anlamlı bir izahından bahsetmek mümkün gözükmüyor. Çünkü son dörtlük dilim için dile gelen sorunların neden ortaya çıktığına ilişkin anlamlı bir analiz söz konusu değil. Ne oluyor da bu sistemin içinde büyüyen çocuklar sistemin memnun olmadığı bir şekle bürünüyorlar? Bu çocukların başlarına ne geliyor? Hangi muameleye tabi tutuluyorlar? Hangi ilişki ağında büyüyorlar? Beğenmediğimiz sonuçların ne kadarı sistemle ilgili, ne kadarı yaşadığımız hayatla ilgili?
Türkiye’de temel mesele; meseleleri meselelerin gerektirdiği ciddiyeti karşılamadan konuşmaktır. Bu yüzden zaten Türkiye meselelerini anlamlı bir çözüme kavuşturamıyor. Bu yüzden meseleler kronikleşiyor, içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Böyle olduğu için de ciddiyetle konuşulması gereken meseleler maalesef bir değişiklik yapılıyormuş havası oluşturularak olduğu gibi bırakılıyor. 3+1, 2+2 vs. gibi başlıklar ve halelendikleri söylem göstermektedir ki yine alanı tüm omurgasıyla muhafaza edip bir takım makyajlarla işi geçiştireceğiz. Sorulması gereken sorular sorulmadığında, kuşanılması gereken ciddiyet temin edilmediğinde başka bir şeyin olabilmesi de mümkün olmaz zaten.
Abdulbaki DEĞER