Aklı kiraya vermek; düşünme, araştırma zahmetine katlanmadan, bir olayın, bir haberin bir iddianın, bir davranışın doğruluğunu ve yanlışlığını sorgulanmadan; körü körüne aklın bir görüşün, bir ideolojinin bir inanışın bir siyasi akımın güdümüne girilmesidir. Aklın, düşünme becerisinin iptal edilmesi, iradenin kayıtsız şartsız başkalarının emrine teslim edilmesidir. Akıl Allah’ın insanlara bahşettiği en büyük nimettir. Aklın çalıştırılmaması başta bireyin şahsına, olmak üzere ailesine ve bütün insanlığa yapılan en büyük ihanettir.
Bilindiği üzere mutlak itaat ancak Allah ve Resulünedir. İsmi, cismi, unvanı, makamı, mevki ne olursa olsun her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’ın Resulünden başka hiçbir kimse günahtan, hatadan beri değildir. Aklın kiraya verilmesi; bir Müslümanın; siyaset adına, sadakat adına, çıkarı adına sevdiklerini hatadan münezzeh sayıp, günahlarını kusurlarını örtmesi, sevmediklerinin doğrularını bile yanlış görmesi demektir ki bu durum Allah korusun bir Müslümanı dinden uzaklaştıracak kadar tehlikeli bir durumdur.
Bilindiği üzere, değerini bilenler için akıl en büyük nimettir. Çünkü, hayat akıl ile algılanmakta ve akıl ile anlam kazanmaktadır. Bir anlama ve bilgi edinme aleti olan akıl; düşünme, kavrama, karar verme, önlem alma, araştırma, sorgulama, sorun çözme, ayırt etme gibi sayısız zihinsel güçleri ifade eden kavramdır. İnsanları diğer canlılardan ayıran en önemli alameti farikadır. Bireyin aklını kullanması, bilgi edinmesi, yaptığı işlerin doğruluğunu ve yanlışlığını düşünerek karar vermesi; merak etmesi, bilmesi, sorgulaması, yargılaması, eleştirel düşünmesi insan olmasının gereğidir. Aklın devre dışı bırakılması; bilginin becerinin geliştirilmemesi; bunun yerine kolaycılığa kaçıp, şakşakçılığın beleşçiliğin, eyyamcılığın, goygoyculuğun meslek haline getirilmesi; modern çağımızın en korkunç hastalıklarındandır.
Düşünme aklın ürünüdür. İnsanın aklını eyleme geçiren ve yaptırım gücü sağlayan şey iradedir. Akıl ve irade; mutlaka tercihi ve özgürlüğü zorunlu kılmakta, bilginin eyleme geçirilmesi de irade ile mümkün olmaktadır. Yani insanın özgürlüğü; insanın akıl ve irade sahibi olmasını zorunlu kılmaktadır. İnsanın dünya hayatındaki eylemlerinden sorumlu tutulması; görme, işitme ve akletme gibi melekelere sahip olması sebebiyledir. İşitme ya da görme melekelerinden birinin eksikliği durumunda insanın sorumluluğu azalmakta; ancak akıl nimetinden mahrum olanın hem hukuk, hem de din nezdindeki sorumlulukları ortadan kalkmaktadır. Peygamberimizin “aklı olmayanın dini yoktur. Kalem üç kişiden kaldırılmıştır. Uyanıncaya kadar uyuyandan, büyüyünceye kadar çocuktan ve akıllanıncaya kadar mecnundan” hadisi şerifleri bu gerçeği teyit etmektedir.
Kur’ân-ı Kerimde genellikle aklı kullanarak doğru düşünmenin önemi üzerinde durulmuş; kırk dokuz yerde akıl kelimesine yer verilmiştir. Yüce Rabbimizin: “Akletmez misiniz? Düşünmez misiniz? Hiç aklınızı çalıştırmaz mısınız? Hiç akıl erdirmez misiniz? Şeklindeki ayetleri ile aklımızı kullanmamız, hiçbir şeyin olağan akışına kapılmadan; olaylar hakkında düşünmemiz, araştırmamız; iyi kötüden, doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan, hayrı şerden, helalı haramdan, adaleti zulümden ayırt etmemiz; irademizi iyiden, doğrudan, haktan, haklıdan ve mazlumdan yana kullanmamız emredilmiştir.
Nitekim Kur’an’da aklını kullanmayanlar için kötü bir azabın, akıllarını doğru yönde kullananlar için de cehennem azabından kurtuluşun müjdesi verilmiştir. “Düşünüp anlamanız için Allah size ayetlerini işte böyle açıklıyor. (Bakara 142) “Şeytana ve putlara kulluk etmekten kaçınıp, Allah’a yönelenlere, müjde vardır. Dinleyip te, en güzel söze uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola eriştirdiği onlardır.” (Zumer 18) “Allah, akıllarını kullanmayanların kalpleri üzerine mânevî pislikler yağdırır.” (Yunus,100) “Allah’ın dâveti karşısındaki tavırları itibariyle kâfirlerin hâli, tıpkı çobanın çağrısını duyduğu halde, bu sözleri mânasız bir ses ve gürültü olarak algılayan sürünün durumuna benzer. Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Çünkü akıllarını kullanmazlar.” (Bakara,171)
Hz. Peygamber: (s.a.v) nefsini kontrol altına alıp ölümden sonrası için hazırlık yapan kimseler için akıllı anlamına gelen “keyyis” tabirini kullanmıştır. “Kim daha çok akıllıdır? Sorusuna Peygamberimiz; (s.a.v) ilmi ve ibadeti çok olan; haramlardan daha çok kaçan, hayırlı işlere daha çok koşan daha akıllıdır” cevabını vermiştir.
İnsanların şekli ve ahlakı aynı olmadığı gibi, akıllarının ölçüsü de aynı değildir. Bilim adamları; en yüksek derecedeki akıl ile en alt derecedeki akıl arasında binlerce derecelik farkın bulunduğunu ortaya çıkarmıştır. Onun için insanlar arasında; akıl almak, akıl vermek, akıl akıldan üstündür, akıl danışmak, akıl etmek, akıl edinmek, akıl yürütmek, akılda tutmak, akla yatmak, akla ziyan, aklı başına gelmek, aklı ermek, akla yatmak, akla uymak, aklı oynatmak, gibi akıl ile ilgili pek çok sayıda kavram kullanılmıştır. Bu sebeple; CEO’ luk, müşavirlik, danışmanlık gibi her hangi bir alanda kendisini yetiştirmiş uzman kişilerin akıl vererek para kazanmaları aklı kiraya vermek değil bilakis aklı çalıştırmak ve aklın hakkını vermek olarak algılanmalıdır.
Aklı olduğu halde aklını kullanmayıp, akılsızlığı tercih eden kimselere de ahmak denilmiştir. Peygamberimiz hadislerinde; “İnsanlar ahmaklıkları sebebiyle günah bataklığına düşerler. İnsanların yarın kıyamet gününde mertebeleri akılları nispetindedir.” “İnsan, akıl gibi hidayete eriştiren ve felaketten kurtaran bir şey kazanmadı. İşitmediniz mi, facirler cehenneme atıldıklarında; “Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şimdi şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık!” Diye pişmanlık gösterisinde bulunacaklarını. “Allah akıldan daha değerli bir şey yaratmamıştır.” “En akıllınız, Allah’tan çok korkanınızdır. En iyiniz Allah’ın emir ve yasaklarına riayet edeninizdir. Her ne kadar nafile ibadetleriniz az bile olsa” (İhya-i Ulum)
Ne yazık ki çağımızda insanlar kendi aklını, fikrini, bilgisini, becerisini harekete geçirerek, bir şeyin doğruluğunu ve yanlışlığını araştırma ihtiyacı duymadan; iradesinin güç odaklarının, siyasi liderlerin, din bezirgânlarının, menfaat şebekelerinin iradesine teslim olma yolunu seçmektedir. Görmediği, haklarında bilgi sahibi olmadığı halde birilerinin yalanlarının iftiralarının, haksızlıklarının tasdikçisi veya gözleri gördüğü, aklı ile anladığı halde birilerinin doğrularının inkârcısı konumuna düşmekte; böylelikle; şuursuzca, birilerinin günahlarının maddi ve manevi sorumluklarının ortağı olmaktadır. Nitekim Ayette: Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur. (İsra,36) Buyurulmaktadır.
Konumuzla doğrudan ilgilisi olan Muaviye’nin Şam’da, Hazreti Ali’nin ise Kûfe’de vali olduğu dönemde vuku bulan bir olayı nakletmek isterim. Hz. Ali taraftarı olduğu bilinen Kûfe’li bir tüccar ticaret maksadıyla devesine yüklediği mallarla Kûfe’den Şam’a gelmiştir.
Kûfe’li devesi ile Şam sokaklarından birinde dolaşırken, Şamlı açıkgözün biri; Ona yaklaşmış ve “bu dişi deve benimdir. O dişi deveyi bana ver!” Demiştir. Kûfe’li: “Bu deve benimdir, üstelik bu deve dişi değil, erkektir” Diye itiraz etmiştir. Ancak Şamlı ikna olmamış, aralarındaki tartışma büyümüş ve insanlar etraflarına toplanmış ve konu Muaviye’ye kadar uzanmıştır.
Muaviye, önce Kûfe’den gelen tüccarı, sonra da deveye sahip çıkmak isteyen Şamlıyı dinledikten sonra, Muaviye bu dişi deve benimdir diyen Şamlı `ya;” bu dişi deve kimindir?” Diye sormuş Şamlı da “bu dişi deve benimdir.” Cevabını vermiştir. Muaviye de Şamlıyı haklı göstererek, evet, bu dişi deve Şamlınındır! Dedikten sonra; Muaviye, tekrar halka dönüp; “Ey Ahali bu dişi deve kimindir? Diye seslenince, halk, hep bir ağızdan “bu dişi deve Şamlınındır! Diye bağırmışlar. Muaviye “erkek” deveye “dişi” dediği için halkta “erkek” deveye “dişi” deve demiştir.
Kûfeli neye uğradığını şaşırmış; şaşkınlık içinde bir kenarda dururken, Muaviye Kûfeliyi çağırmış: “Ey! Kûfeli şimdi beni iyi dinle! Sen de ben de biliyoruz ki, bu deve senindir ve dişi değil, erkektir. Ama sen KÛfe’ye dönünce gördüklerini Ali’ye anlat ve de ki: “Ey! Ali, Muaviye’nin, dişi deveyi erkekten ayırt edemeyen ve doğru-yanlış demeden O ne derse evet diyen 10 bin adamı var! Var git Ali’ye söyle ayağını denk alsın!” Dediği rivayet edilmiştir. Bu hazin hikâye aklın nasıl kiraya verildiğini ortaya koyduğu gibi gümüz insanlarının da siyasete bakışını; körü körüne liderlere bağlılığını açık seçik bir şekilde ortaya koymaktadır. Bugün Müslümanlar olarak gelişen ve değişen çağa ayak uyduramayışımızın; siyasi iktisadi, ticari, anlamda geri kalışımızın altında yatan gerçek bu zihniyetin çevremizi bir ahtapot gibi kuşatmasıdır. İzzetimizi, onur ve şerefimizi kaybedişimizin altında da yatan gerçek te budur.
Akıl iman etmeyi, iman da ilimle birlikte sâlih amel etmeyi gerektirir. Unutmayalım ki, akıl her şey değildir, ama her şey akılla başlar. Zira dinin temelinde akıl vardır. Dini anlamak ancak akıl ile mümkündür. İman, ahlak, bilim ve teknik anlamda ilerlemek aklı kullanmak ve aklın ürünü olan düşünceyi harekete geçirmekle olur. İnsanların beyinlerini çalıştırıp fikir üretmesine akıl adı verilmiştir. Kur’an insanların beynini çalıştırmasına “akletme” tabirini kullanmış, bizi de akdetmeye çağırmıştır.
İnsanın aklını kullanma bilgi ve becerisini geliştirme gibi bir melekesi varken, başkalarına ait bir görüşün, inanışın ideolojinin; siyaset adına, sadakat adına; birilerinin aklına körü körüne teslim olması kendini, şahsiyetini, karakterini, iradesini yok sayması; birilerinin günahlarına ortak olması bir insan için, özellikle bir Müslüman için ne hazin bir sonuçtur. Oysaki insan olmanın gereği haksızlıkları, yalanları, iftiraları tasdik etmek değil, haksızlıkları bertaraf etmek için mücadele etmektir. 18.8.2025
Mustafa KIR