Bir müddet dinlenip güç topladıktan sonra gezi planı listemizdeki Ark Kalesine doğru ilerledik. Yürürken kale duvarlarının önünde güneşin altında uzun hörgüçlü, hörgüçlerinin tepesi püsküllü daha önce gördüklerimden bana farklı gelen bir deve de objektiflerimize takıldı. Biraz yürüyüş sonrası Ark Kalesinin tatlı bir yokuşla tırmanılan büyük kanatlı, çifte kuleli giriş kapısına ulaştık. Kapı önünde suretlerimizi makinaya düşürdükten sonra zemini taş, tavanı ahşap kalas döşeli tünel şeklindeki kale yolundan kale içine geçerken tarihte burada konaklayan âli devlet ricalinin atlarla bu yoldan kaleye girip çıktıkları zamanları düşündüm. Fanilik üzerine okuduklarım aklıma geldi. Ölümlü bir varlığın faniliğe karşı geriye kalıcı eserler bırakma çabasına şahitlik eden kadim şehirler ve tarihi mekânlar aslında bize çok şey söylüyor ve anlatıyor. Bir taraftan dünün bilgeliğini, hayat hikâyelerini fısıldarken diğer taraftan fanilik hakikatini de yüzümüze vuruyorlar. Kur’an’ın yeryüzünü gezip dolaşmaya davetinin altındaki hikmetlerden biri de bu olsa gerek.
Hem emir sarayı hem de askeri karargâh olarak kullanılan mazisi 5. yüzyıla kadar uzanan Buhara’nın en eski yapısı kabul edilen Ark kalesi, yıkıla yapıla günümüze kadar ulaşmayı başarmış. Yığma bir tepe üzerine kurulmuş. Emir Sarayı, cami, medreseler, kütüphane, hazine, cephanelik, zindan gibi bölümleri ile 4 hektarlık alana yayılmış, 20 metre yüksekliğindeki heybetli duvarlarla korunmuş kale, Buhara Emirliğinin merkezi imiş. Bir nevi şehir içinde şehirmiş. Ayağa kaldırılan çok az bölümüyle günümüzde müze olarak hizmet veriyor. Kale içine girince ilk dikkatimizi çeken yapı, Ark Kalesi Camii oldu. Üç tarafı ahşap sütunlu eyvanla çevrili caminin tavanı geometrik ve bitkisel motiflerle süslenmiş. Sekiz giriş kapısı ve dört mihrabı ile cami 18.-20. yüzyıllar yazılı eserlerin sergilendiği bir mekân olarak kullanılıyormuş. İlgi duyduğumuz alanlara göre kale içindeki müze bölümlerine dağıldık. Kafilede giyim, kuşama meraklı dostumuz o kısmı ayrıntılı şekilde gezerken, ahşap işleriyle alakadar diğer dostumuz ahşap oyma bölümünü ayrıntılı gezdi. Benimse müzede ilgimi çeken yer, dondurulmuş kuşların bulunduğu kısım oldu. Zamanında en önemli haberleşme aracı olarak kullanılan kuşlarla ilgili de bir bölüm oluşturulmuş.
Kale duvarların üzerinden Buharı’nın her tarafı görülebiliyor. Az önce gezdiğimiz Poi Kalan Meydanının bulunduğu tarafa doğru suretlerimizi Buhra’nın eski şehir görüntüsü ile birleştirip kayda geçirdik. Yaz aylarında sıcaklığın 45-50 dereceleri gördüğü, kışın -25 derecelere düştüğü, yağmurun çok az yağdığı Buhara’nın kül rengi görüntüsünü seyrederken memleketim Konya’nın çok eski hali gözümün önüne geldi. Eski Buhara, dümdüz yerleşimi, yeşili silinmiş görüntüsü ile Konya’nın eski haline benziyor.Tarihte o kadar yolu geçip Konya’yı neden mesken tuttuklarını, geldikleri toprakları görünce daha iyi anladım. Bu boz şehre bakarken tarihteki azametini de düşünmeden edemedim. Ticaret yolu üzerinde olması, Seyhun, Ceyhun, Zerafşan gibi nehirlere yakın olması gibi coğrafyasının sağladığı imkânları ile asırlardır Mâverâünnehir’in en önemli iki şehrinden biri olmuş Buhara, bu özellikleri sayesinde önemli devlet ve imparatorluklara da ev sahipliği yapmış. Birçok savaşlara sahne olmuş, medeniyetlere beşiklik etmiş. 8. asırdan itibaren Müslümanların hâkimiyetine girmiş. Samaniler ve Karahanlılar zamanında altın çağını yaşamış. Bir dönem 360 cami, 200 medresesiyle ve yetişmesine beşiklik ettiği âlimleri ile İslam dininin merkezi durumuna gelmiş ve Kubbetü’l-İslam unvanını hak etmiş. Bugün o şaşalı günlerinden uzaklaşmış durumda olsa da yılların yıpratıcılığına karşı hem tarihi eserleri ile hem de tarihte yetiştirdiği âlim ve irfan sahibi şahsiyetler ile zamanın şahitliğini yapmaya devam ediyor. Şehirlerin azameti, yıllara meydan okuyan mamur binaları kadar yetiştirdikleri ilim ve hikmet sahibi şahsiyetlerin yıllara meydan okuyan söz ve eserleri ile de doğrudan ilgilidir. Buhara da bu azameti/şöhreti hak eden şehirlerden biri. Bunları düşünürken Merhum Mehmet Akif Ersoy’un safahatındaki Buhara ile ilgili “mübarek” ve “muazzam” tanımlaması da aklıma geldi.
O Buhârâ, o mübarek, o muazzam toprak;
Zilletin koynuna girmiş uyuyor müstağrak!
İbn–î Sina’ları yüzlerce doğurmuş iklim,
Tek çocuk vermiyor âgûşuna ilmin, ne akim!
Ark kalesi turumuzu tamamladıktan sonra kalenin karşısındaki park içinde süslü mücevher kutusu gibi duran Bala Havuz Cami diğer durağımız oldu. Sayfiye kısmının çatısını yükselten 20 ahşap sütunun oyma işçiliği ve zarafeti, çatısının alın kısmının süslemeleri görülmeye değer güzellikte. Bu güzelliğin gölgesi caminin önündeki büyük havuzun sularına yansıyınca muhteşem bir tablo oluşuyor. Tabloyu tamamlayan minaresi, sanki caminin büyüleyici görüntüsünü ziyan etmemek ve seyretmek için caminin karşına kurulmuş gibi. Caminin iç mekân tezyinatı da yöre mimarisine uygun şekilde yapılmış. 1512 yılında inşa edilen Bala Havuz Cami, sütunları, eyvanları, ferah iç mekânı, mavi yeşil, kahverengi çinileri ile Buhara gezisi denildiğinde aklıma ilk gelecek mekânlardan biri olarak hafızama kazındı.
Bala Havuz Cami ziyaretimizden sonra Buhara pazarına geçtik. Buhara pazarı Özbekistan gezisinde uğradığımız Andican, Hokand, Hive, Semerkand, Taşkent’teki pazar yerlerinden bize en güzel geleni oldu. Pazar yerinin sütunlu giriş kapısında “BUXORA MARKAZY BOZORI” yazıyor. Özbekçe’de sesli harfler kalın sesli olarak kullanıyor. A’lar O, E’ler A oluyor. Buhara merkezi pazarı; taze ve kurutulmuş sebze meyve ürünleri başta olmak üzere baharatlar, et-süt ürünleri gibi pek çok gıda ürünlerinin yanında ev eşyaları, giyim ve elektronik eşyalarında satıldığı bir pazar. Yaş sebze meyveler için ayrı, kuru gıdalar için ayrı giyim için ayrı olacak şekilde pazar yerleri yapılmış. Temiz, canlı ve renkli bir pazar. Satıcılar kahir ekseriyetle hanımlar. Başlarında mahalli yazmaları, renk cümbüşü elbiseleri ile kıyafetleri çocukluğumda köyümdeki kadınların giydikleri kıyafetleri hatırlattı. Özbekistan gezisinde kadınların içtimai hayatın merkezinde olduklarını, ister kapalı olsun ister açık olsun kıyafetlerinin abartısız ve mutedil olduğunu bütün ekibin ortak bir değerlendirmesi olarak istitrat kabilinden paylaşayım. 
Pazarda tezgâhların arasındaki boşluklar oldukça geniş bırakılmış. Yerler mermer, sütunlar bölge süslemesine uygun şekilde süslenmiş, orta kısımlarından tavanlara doğal aydınlatma yerleri konulmuş. Üzerlerine türlü türlü desenlerin işlendiği, kızılı çalan renkleri ile albenili ekmekler burada da ilgimi çekmeyi başardı. Bunda ekmeğe düşkünlüğümün tesiri muhakkak var ama üzerlerindeki süslemeler ayrıca insanı cezbediyor. Hemen her türlü meyvenin kurutulmuşunun satıldığı muntazam tezgâhlar… Pazar yerinde de zarafet hâkim. Özbekistan gezisi boyunca işçiliğin zarafetle harmanlandığı kültürün devam ettiğini görmek beni mutlu ederken ülke olarak bundan uzaklaşmış olmanın hüznünü de hissettim.
Bu kadim şehrin her köşesinde ayrı bir tarih yatıyor ve sayfalarca anlatılmayı hak ediyor. Gelecek yazımızda Buhara’yı kaldığımızdan yerden gezmeye devam…