eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Bekir Sıddık SOYSAL

Erzurum’da doğdu. Atatürk Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Okudu. TRT’de; şûbe müdürlüğü, radyo müdürlüğü ve koordinasyon müdürlüğü görevlerinde bulundu. Çok sayıda eğitim ve kültür temalı (metin yoğunluklu) radyo programları hazırladı. TRT’deki 32 senelik memuriyet hizmetini, 1997’de noktaladı. 27 seneyi mukaddem emeklilik döneminde daha kesif bir şekilde sanatla uğraştı. Çeşitli kültür projelerinde yer aldı. Özgün, orijinal sanat unsurlarını muhtevi ödüller, beratlar, grafik tasarımları, anıtsal tasarımlar gibi eserlere imza attı. Merhum Timuçin Tanarslan’dan ebru öğrendi. Çeşitli dergi, yıllık, armağan kitap ve hatıra kitaplarında yazıları yayınlandı. İstanbul İl Kültür Turizm Müdürlüğünce yayınlanan yıllıklarda geleneksel plastiğimiz ve temaşamız üzerine yazılar yazdı, değerlendirmelerde bulundu. Kültür ve Turizm Bakanlığınca turizm rehberleri için düzenlenen eğitim programlarında, geleneksel sanatlar konulu seminerler verdi. Edirne Valiliğince düzenlenen ve çeşitli Balkan Ülkelerinden gençlerin katılımıyla gerçekleşen “Akademi Edirne” toplantılarında geleneksel sanatlarımız ve estetik konulu seminerler verdi. Eskişehir Türk Dünyası Başkenti Ajansına sunduğu projesi ile “Türkçenin Anıtı” diye de tavsif edilen, Dede Korkut Anıt Duvarını yaptı. Dede Korkut Kitabı’nın tamamının, mimari formda tecessümü olan bu eserin proje müellifi, tasarımcısı ve sanat ve uygulama yönetmeni oldu. Dede Korkut Anıt Duvarı; mermere hak edilmiş metin alanları ve destan tasvirlerinin minyatür planında canlandırıldığı, çini uyarlama resim alanlarından meydana gelmektedir. Mimari formda tecessüm etmiş kitap olarak dünyada bir ilktir.

    Kemalat ve Dostluğun Şahıs Hali

    İnsan ve Mekânın Portresi Üzerine Bir Deneme


    “Günün en civelek anında, döğüşen gölgeler arasında, gölgeleri önünde kayıp giden insanlar… Bunlar arasında bir âşina, gözlüklerinin ve bıyıklarının ardında adam. Ciddi, basit (sade) ve kuvvetli… Hatıralara gömülmeli, hatıraların yokluğuna, hatıraların ötesine dalmalı. Hatıralar ötesi hatıra.”
    Bu satırlar gençlik yıllarında yazdığım ve Adımlar dergisinde yayınlanan “Duyuşlar ve Kıvılcımlar” adlı denememden iktibas.
    Mezkûr yazımdaki bu niteleme, hayatıma derinden tesir eden bir dostuma atfen yazılmıştı…
    MTTB adına düzenlediğimiz, Mehmet Akif ihtifali cümlesinden olarak, Çetin Baydar’ın büyük şairin; manzumelerinden oyunlaştırdığı tiyatro denemesinin provası için Erzurum Halk Eğitim Merkezi salonunun sahnesindeydik. Onu önce Çetin Baydar’ın efsane bir mürşid gibi anlattıklarıyla gıyaben tanıdım. Çetin ve akran arkadaşları nezdinde “şeyh” olarak vasıflandırılan bu insanı tanıma merakı içinde geçen günlerde idi, yanındaki arkadaşı ile sahnemizde zuhur eden şahsı, Çetin öyle taşkın bir heyecan ve sevgi ile karşıladı ki benim gibi geleni, daha önce tanımayanları da şaşırttı. Gelen şahıs, hayalen ve zihnen şekillendirdiğim resimle örtüşen âşina bir simâ idi adeta. Çetin’in ‘şeyhim’ nidası ile gelenin Selami Yılmaz olduğunu anladım. Kısa ziyareti müddetinde, Çetin ile dostluk ve karabetim onunla da hızlı bir âşinalık sağladı. İsimlerimiz karşılıklı olarak dostlar kütüğünde yer edindi.
    İki kalbi yakınlaştırmak için kaderin türlü yolları vardır. Gayrı iradî bir yürüyüşle o yollar aşılmış demek ki…
    *
    Renkli, numaralı gözlük camlarına rağmen gözlerinin parıltısı uzun, buğday tonundaki çehresini aydınlatıp, aklaştırıyor hissi taşırdınız. Gözlüğünün gölgelediği gözlerindeki melâlin, ruh haletine ayna bir yüzdü bu… Dalgalı saçları, geniş alın, yay kaşlar ve muntazam burun ve düzgün dudaklarının üstünde, geniş bir bıyık alanı ve karakteristik bir çene ile tamamlanan mükemmel yüz simetrisi… Uzun boyu, müheykel vücudu ile edalı, yakışıklı bir insan sureti. Mehabet, kemalât, duruş ve davranışı ile tekemmül eden şahsiyeti, mezkûr resmin ruhu vasfındaydı. Daha ilk gençlik yıllarından itibaren akranlarının, şeyhlikle tavsif ettikleri bu insan, kemalât vasfını ömrü müddetince teyit edecektir.
    İktibasta söz ettiğim “gözlüklerinin ve bıyıklarının ardında” vurgusu ile onun karakter ve ruh derinliğini gizleyen bariyerlere dikkat çekmiş olmalıyım diye -bu günden bir bakışla- düşünüyorum.
    Çok geçmedi açacağım kitabevime kitap tedariki için İstanbul’a gittiğimde buluştuk. Beni, fevkalade samimi bir alaka ile karşıladı ve ikramlar, İstanbul tenezzühü, sinema, tiyatro, konser gibi kültür faaliyetleri ve çevreleri ile buluşma, adeta başımı döndürdü.
    Selami Yılmaz, İÜ Hukuk Fakültesindeki tahsili yanında Beyoğlu İlçe Özel İdare Müdürlüğünde Memur, MTTB’nin , Rüstempaşa Medresesinde kurduğu talebe yurdunun da müdürü idi. Hayat onun için çalışmak, hizmet etmek ve hatır bilmekti adeta. O kadar iş kesafeti arasında hatır bilmek… Çocukluğu ve geniş çekirdek aile ahvali hakkında, Çetin Baydar’dan dinlediğim başlangıç hikâyesine bakarak sadece kendisi ile yarışan bir insanın azmi ve gayreti ile hayatı fethetmesi ve kendini aşma vasfına ulaşmasının hikâyesi idi… Hafıza odacıklarında dolaşmayı bilenler için her aile bir hikâye, hatta bir şiirdir.
    *
    Babası Zühtü Efendi, daha bir yaşından itibaren; işgal, göç, yetimlikle başlayan hayatını -gençlik yıllarında- at üstünde köy köy kitap satarak kazanır. 1939’da evlenir. İlk Oğlu İlhami, 1941 de, ikinci oğlu Selami ise 1944 yılında dünyaya gelmiş. Aile iki çocuğuyla hayata tutunabilmeleri ve maişetlerini kazanmalarını temin için onları her türlü iş ile dener. Selami kuyumcu yanına çırak olur, işi kısa zamanda kavrayıp çok güzel yüzük ve kolyeler yapar, İlhami ağabeyi, sanat okulunun torna tesviye bölümüne başlar.
    Samimi arkadaşlarından biri okula başlamıştır. İyi giyinmiş ve okul şapkası pek havalı… Bir gün bu samimi arkadaşı, kibirli ve gururlu bir tavırla yanından geçerken tanımazdan gelerek, ona yüz vermez… Arkadaşından etkilenen Selami, kuyumcudaki işinden ayrılır ve arkadaşının da devam ettiği okula kayıt yaptırır. Okul hayatında da başarılı olur. Kuyumcu çıraklığında olduğu gibi hızlıca intibak ile göz doldurur ve sosyal aktivitelerde yer alır. İlk önce izci olmuştur. Bar oynar, çeşitli spor faaliyetleri ve diğer sosyal ve kültürel faaliyetlerde kendini isbat eder. Okumasına sebep olan arkadaşı ile de dostluğu, kardeşten ileri olur.
    Zaman içinde aile hızla genişleyecektir; önce kısa aralıklarla üç kız, bunları takiben üç erkek kardeş ve nihayet iki kız kardeşin katılımıyla, kardeş sayısı on olmuş…
    İlerleyen yıllarda Zühtü Amca, kadrolu bir işe başlar, Erzurum Verem Hastahanesinde çeşitli kademelerde çalışır. Baş Hekim Dr. Zeki BAŞAR , Zühtü Yılmaz’ın çok iyi Eski Türkçe bildiğini fark eder. O yıllarda neşrettiği, Tarih Yolunda Erzurum Dergisi’nde, ondan istifade eder. Selami’nin kardeşi Bünyamin “1955-1960’lı yıllarda 10 çocuk yetmezmiş gibi köyden gelen annemin akrabaları da gelip bizde okudular. Evimiz ev değil, bir yatılı mektep gibiydi.” diyerek kalabalık ailesini tek bir maaşın imkânlarıyla geçindiren bu babanın, mesuliyet, hatır bilme ve tahammül ile akraba çocuklarına da kucak açmasının, bu insanın nasıl bir yürek genişliği taşıdığının delilini ortaya koymuştu. Bünyamin devamla diyor ki: “Çok kitabımız vardı, dini kitaplarımız da çoktu. O zamanlar kuran meali okurduk. Annem sabah kalkıp namazını kılar babamı yolcu eder, tandır yakar ekmek yemek pişirirdi, kalabalığa rağmen evimiz neşeli ve bereketliydi. Selami Ağabeyim, bazı yatılı arkadaşlarının çamaşırlarını getirir. Bitlenmiş çamaşırlar bizim evimizde temizlenirdi. Hepimiz hem çalışıp hem okuduk. İlhami Ağabeyimin Sedef Otel’inde gece kâtibi olarak çalıştığını, Selami ağabeyimin Hayati Beyler diye bir mağazada çalıştığını hatırlıyorum. Onların lise yıllarında ev, Halk Eğitim Merkezi gibiydi. Selami Ağabeyim saz çalardı. Arkadaşlarıyla beraber türkü söylerdi.1965-66 yıllarında annemi, yılın annesi seçtiler ve hakkımızda birçok övgü dolu yazılar yazdılar.
    1969 Nisanında babam vefat etti 10 kardeş yetim kalmıştık. Ağabeylerim İstanbul’da idiler. Ablam Sahure, lise sonrası, PTT Şehirlerası telefon memuru oldu.”


    • Bu ilk İstanbul buluşmasından sonra, kitabevi maceramın menfi neticesi üzerine, Ezel Erverdi Bey’in teşvik ve desteği ile İstanbul günlerim, Hareket Dergisi çevresinde başladı. Tabiatıyla Selami Yılmaz’ın müdürü olduğu yurtta kalıyordum. Gurbet günlerimi sılaya çevirerek, adeta evimde imişcesine, huzur ve emniyet ile yaşamamı sağladı. Aziz dostuma sonsuz minnet borcum vardır.
      Bana gösterdiği o hüsnükabul, yönetimindeki talebe yurdunu, giderek Hareket Dergisi çevresinin tabii misafirhanesi haline getirmiş oldu…
      Selami burada, sabrın ve tahammülün sınırlarını zorlayan sıkıntıları sessiz ve rindane bir aşkınlıkla göğüsleyecekti. Katı kuralları ve disiplinli olmasına rağmen, merhametliydi. Akranı olan talebelere adeta babalık mesuliyet ve şefkatiyle mukabele etti.
      O, kendi istikamet ve hareketlerinin özünde, şahsiyetinin inşasının tekemmülüne ulaşmış olmalı. Varoluş idrakini; ilk gençlik dönemlerinde yapıp, ettikleriyle, tercihleriyle, yönelişleriyle elde etmiş olduğunu düşünüyorum.
      *
      Bir mekân olarak zihin ve hafızamda, derin izleri olan Rüstem Paşa Medresesi; Koca Mimarın dehasına delil bir hendesede, estetik bir düzen üzere yerleştirilmiş odaları, büyük salonu (dershâne), helâları, hamamı ve mutfağı ile beşeri ve medeni her türlü ihtiyaca cevap veren bir bütündü. (EK: Levha-1 ve 2, Fotoğraflar: )
      Selami’nin Ofisi ve şahsi odası iç içe bölümlerden oluşuyordu. Ofis duvarlarında, GSA Profesörlerinin imzasını taşıyan iç mimari çizimleri, çerçeveler içinde asılıydı. Hücre kubbelerinin yüksekliği, hacim genişliği hissi ile mekâna ferahlık sağlıyordu. Hücrelerde iç mimari unsurları olarak özel tasarım ve özel imalat ranzalar, şık aydınlatma unsurları, sehpa ve sandalyelerle mefruşat tamamlanıyordu. Zemindeki ahşap döşeme, aslî taş döşeme unsurları üzerine yurt için uygulan yenileme projesinin mühim bir unsuru. Ahşap döşeme üzerinde yayılmış halı ile de ev atmosferi oluşturulmuş. Kapı hareketine uygun olarak bırakılmış taş alanda, ayakkabılar çıkarılarak on santimetre kademe ile odaya girilirdi.
      Ardiye olarak kullanılan çift hücreli mekânda, çamaşır odası, depo ve gaz yağı tankı yer alıyordu. Hizmetli, kış aylarında gaz tevziatını buradan yapıyordu.
      Ramazanda yurt mutfağı faal hale gelirdi. Ramazan yaz aylarına müsadif ise avluda, soğuk günlerde büyük salonda (dershanede), sofra düzeni kurulurdu. Teravih namazı, yurdun çok yakınındaki Nuruosmaniye Camiinde kılınırdı.
      Nuruosmaniye Camii, klasik Osmanlı hayatının ramazaniyelerden öğrendiğimiz ibadet, neşve ve güzelliklerine müsemma bir ramazan akşamı, teravih tarzını yaşatan belki de tek cami idi. Teravih süresi, çok sayıda hafız ve tanınmış hânendenin iştirakiyle gece, ses ve musiki şehrayinine dönüşürdü…
      Kurban bayramında Selami, sabah ezanı ile birlikte bayram namazı için -bir grup arkadaşla- bizi toparlıyor. Sultanahmet Camii’ne doğru tekbirlerle yürürken yaşadığım hissiyatı anlatamam… Sabah namazından sonra bayram namazının vaktini beklerken, kıble yönündeki pencerelerinden güneşin doğuşunun temaşası görmelere seza idi. Güneş doğudan kıble yönüne bir altıntop gibi yuvarlanmış aydınlığı ile az sonra kılınacak namaza bayram neşvesi katmıştı.
      Selami Yılmaz sürprizleri, bayramın bayram olmasını, -adeta ailelerimizle birlikte imişcesine- temin için devam ediyordu. Yurda vardığımızda, avluda yurt hizmetlisini, irice yapılı bir koçu, gururla gezdirirken görüyoruz. Şadırvana yakın ağacın altında iştirak tekbirleri ile koçumuz kurban edildi.
      Kahvaltı sofrası, bayrama müsemma mutantan bir zenginlikte kurulmuştu. Kurban eti pişirilirken, koç yumurtası için herkes birbirini kolluyordu. Ben Tunceli’de Mustafa Kutlu ile ilgili hatıramı anlatıyorum ve beni kollamıyorlar. Bu kesif alâka benim merakımı adeta tahrik ediyor ve ızgara üzerinde kızaran sakatatı kaptığım gibi koşmaya başlıyorum. Onlar arkamda… Bir lokmacık lezzeti anında yutuveriyorum. Bu hadise sevgili Selami’yi çok güldürmüştü.
      *
      İTÜ İnşaat Fakültesinde okuyan Ebubekir Erdem bitirme travayını hazırlamak için yurda yerleşiyor. Yoğun bir tempo ile çalışmasını sürdürüyor. Okul dönüşlerinde, mükrim mizacının toprağa müsemma vasfıyla, Mısır Çarşısından elleri dolu olarak geliyor ve bizler için ziyafet sofraları kuruyordu.
      Odamızda, Ebubekir ve benden başka iki İTÜ talebesi daha vardı. Fahrettin ve adını hafızama “pehlivan” diye kaydettiğim delikanlı… Aynı ideolojik zeminde varlıklarını ifadeye çalışıyorlardı. Fahrettin; munis, efendi, biraz da çekingen… Pehlivan, sertliği delikanlılık vasfı sayan, ama asıl mizacının; kalp yumuşaklığı ve rakik hissiyatının farkında olmayan bir insandı. İçinde yer aldığı ideolojimsi hareketin motivasyonu ile “mücadele” adamlığının sertlik olduğunu zannetmiş.
      Bir gece işten bitkin bir halde yurda dönüyorum. Bütün bir günün açlığına rağmen Selami’nin odasında mutad üzere hazırladığı yemeği yiyemeden sızıyorum. Uykumu, şakırtılı gürültüler bölüyor. Bakıyorum bizim pehlivan silahı ile şarjör doldur-boşalt yapıyor. Sert bir şekilde bağırarak uyarıyorum. Pehlivan ses etmiyor ve silahını yastığının altına koyup yatağına giriyor. Ben sessizce kalkıp, yastığın altından silahı alıp hızla parçalarına ayırıyor ve yatıyorum. Pehlivan fevkalade şaşkın… Kucağına attığım parçalanmış tabancaya bakıp, adeta sersemlemiş, öylece kala kalmıştı…
      Ben bir arkadaşımın babasına ait oyuncak fabrikasında çalışıyorum. Ebubekir bitirme projesinin hazırlığı ile meşgul. Bu ahvalde bile kitap elimizden düşmüyor. Bu durum önce Fahrettin’in dikkatini çekiyor ve okuduklarımızı merak ediyor. Greziella, Dar kapı ve Rafael romanlarını veriyorum . Birkaç gün sonra kitaplarımı “Pehlivan”ın elinde, adeta o kitaplar içinde kaybolmuş vaziyette görüyorum. Pehlivan, bunları okuduktan sonra kalben ve ruhen öylesine değişti ki öfkenin yerini rakik davranışlar aldı.
      O günlerde, bu çocukların mensubu oldukları çevrenin önderlerinden, işadamı bir hemşehrim ziyaretime geldi. Selami’nin odasında bana, “bizim çocukların ayarlarıyla oynamayın” şeklinde bir ikaz üzerinden dikkatimi çekmekti niyeti. “Siz işin edebiyat, sanat tarafındasınız (Hareket Dergisini kastediyor), biz ise işin mücadele tarafındayız. Lütfen bizim çocukların dünyasına müdahale etmeyin” dedi. Ben de “sizin çocuklar bizim ahvalimize bakarak kendi arzularıyla kitap talebinde bulundular. Ben de o anda okumakta olduğum kitapları verdim. Davranış ve kanaatleri üzerinde her hangi bir tesir ve yönlendirme niyetimiz olmadı. Siz insanların kendi iradeleri üzerine bu şekilde ipotek koyma hakkını nereden alıyorsunuz” dedim. Muhatabım, benim bu sözlerim üzerine “maşallah, yaşından büyük laflar ediyorsun, lütfen bizim çocuklarla uğraşmayın” dedi. Selami hemşehrimizi üslubunu gözden geçirmesi yönünde ikaz ederek yolcu etti ve tartışmanın uzamasına meydan vermedi. Devam eden günlerde mezkûr çocukları yurttan ayırdılar.

    • Bir Pazar günü odamda kitap okurken Selami, TMTF’de Erzurum Derneği’nin kongresi olduğunu ve kendisine, divan başkanlığını teklif ettiklerini söyleyerek önden gitti. Ben giyinip hazırlanarak ardından gittim. TMTF binası, Cağaloğlu semtinin karakteristiğini belirleyen, Osmanlı döneminden kalma resmi daire olarak hizmet vermiş mimari özellikleri itibariyle mutantan yapılardan biriydi. Kongre, binanın en üst katında bir salonda idi. Vardığımda kongre başlamış, gruplar arasında sevimsiz itham ve iddialaşmaların tartışması haline cereyan ediyordu. Yer yer itişip kakışmalar oluyordu. Selami, her zamanki nezaketi, mehabeti ve ismine müsemma şahsiyetiyle tarafları sükûnete davet ediyordu. Ben en arkada ayakta, ellerimi göğsümde kavuşturmuş mezkûr manzarayı endişe ve üzüntü ile takip ediyordum. Bu mânasız didişme, asabiyetimi rencide etti ve Selami’ye “bunlarla uğraşma, kongreyi ertele” diye seslendim. Sesimi duyurabildim mi bilmiyorum. Sıkıldım ve hızla merdivenlere yöneldim. Tanımadığım biri yanımdan süratle geçerek binanın açık olan kapını kapatıp, elinde beliren tabancasıyla “sen polissin, böyle çıkıp gidemezsin” diye beni tehdit etti. Ben şaşkın ve endişeli bir şekilde ve -ellerim paltomun cebinde- durumu anlamaya çalışırken, çocuğun gözlerinde öyle bir bakış belirdi ki beni vuracağına hükmettim ve insiyaki bir hızla ellerimi çıkarıp, elindeki tabancanın namlusunu alttan yukarı itince silahın hedefi değişti. Garip bir gevşeme ile silahı bıraktı. Anlaşılmaz bir şekilde silah el değiştirmişti. Silahı elime alınca, kısa bir tereddüt anından sonra, şarjörü düşürüp ve namluyu boşaltınca gördüm ki namluya mermi sürmüş. Bütün vücudumu saran öfke haliyle kabza ile göğsüne vurmaya başladım. Zaten çelimsiz bir çocuktu. O anda merdivenlerden bana ismimle seslenildiğini duydum ve durdum. Seslenen TMTF’nin genel başkanı dostum Soner’in yardımcısı konumunda hemşehrimiz Yunus Kishalı idi. Hızla merdivenleri inerek yanımıza geldi. Ben “bu itleri bağlayın” diyerek silahı ona verdim. O çocuğa iki tokat atarak, sitem ile beni tanıttı. Yediği ani darbeyle sersemleyen, acıyan yerini fark edemeyen ama her yeri sızlayan biri gibiydim.
      Yaşadığım bu talihsiz tecrübenin tesiriyle adeta sarhoş bir halet-i ruhiye ile Atikali Paşa Medresesindeki Milliyetçiler Derneği’ne gittim. Dostum ve şahsında İstanbullu vasfını görme talihi yaşadığım Vehbi Erdebil halimdeki fevkaladeliği görünce sorgulayıp, beni teskin etti. Koluma girip, lavaboya götürdü ve yüzüme su çarparak rahatlattı. Ve dernek odasında Neyzen Yusuf Paşa’nın Hicaz Saz Semaisini, adeta vücudunun bir uzvu imişcesine temessül ettiği neyi ile icra edip, ruhumu da yıkadı.
      Durumu Yunus Kishalı’dan öğrenen Selami, nefes nefese yurda koşmuş, beni aramış, aratmış. Yurda vardığımda koşup sarılarak beni öyle bir hissiyatla sarmaladı ki Vehbi’den sonra onun bu alakası yaşadığım hadiseyi sindirmek bir yana iyi ki yaşamışım dedirtti. Ertesi gün çocuğu yurda getirdiler. Fevkalade mahcûp, mahzun bir halde ve sürekli gözü yerde özür diliyor. Selami o maruf tavrıyla, babacan edasıyla nasihat ediyor. Selami’nin sözleri üzerine çocuk ağlayarak Selami’nin elini öpmeye çalışıyor. Selami gülerek “şaşkın, silahına hedef olan ben miydim yoksa?” diye çocuğu bana yönlendiriyor. Gülüşmelerle iş tatlıya bağlanıyor. Ama çocuk hâla mahcup… Yemin ediyor, “bir daha asla elime silah almayacağım” diye…
      *
      Bir gün, Vehbi Erdebil, Necati Fazıloğlu, Mehmet Rifat Yüksel, Marmara Kıraathanesi’nde sohbet ediyorduk. Vehbi aniden “kalkın Marmara’da balığa çıkacağız” dedi. Nedir, nasıldır demeden ardına düştük. Yenikapı sahilinde, aileye ait balıkçı motoruna götürdü. Reise, “Amca, sana misafir getirdim. Bu gece sendeyiz” dedi. Reis bizimle tek tek tanıştı, memleketlerimizi sordu. Bana, “Bakalım Erzurum’dan ne nasip getirdin, haydi rastgele” dedi ve bizi kaptan köşküne yerleştirdi. Çay ve atıştırmalıkları göstererek, işinin başına geçti. İki motorla birlikte açıldık. Bir yerde durdular. Motorlardan biri projektörlerini yakarak etrafına balıkları toplarken ana motor, onun etrafına ağ döşedi. Gecenin bir saatinde gırgır motorlar çalışmaya başladı. Çok sayıda tayfa ağdan boşalan balıkları depolamakla meşguldüler. Hayatımda ilk kez şahit olup çok etkilendiğim bu işi bitimine kadar gözlerimi kırpmadan seyrettim. Sabah motorlar iskeleye yanaşınca reis, torbalarla getirttiği balıkları bizim ellerimize tutuşturdu. Bana hitaben, “bak dadaş Erzurum’dan aylardır rastlamadığımız bir nasibi getirmişsin. Uzun zamandır mercan çıkmıyordu. Numunelik de olsa çıkanlar sizin” dedi.
      Biz elimizde torbalarla yurda döndük. Haber vermeden gittiğimiz için Selami kızgındı. Çok merak ve endişe etmiş. O akşam yurtta balık ziyafeti vardı. Gündüz, Hareket Yayınları’nın, felsefe kitaplarının mütercimi Vahap Mutal, Hatay’dan gelmişti. Mutad üzere onu da yurtta misafir ediyoruz. Bizim balık payımız ona da nasip oluyor. Vahap Bey, mercanı görünce “en sevdiğim balık bu” diyor biz de mercanları onun önüne koyuyoruz. Misafirimiz iştahlı, bize mercanı tatmak nasip olmuyor.

    • Askerliğini Tuzla piyade okulunda yapan hemşehrilerimiz MTTB ve Selami karabetiyle hafta sonu izinlerinde yurda geliyorlardı. Bunlardan Ali Kobazoğlu geldiğinde Necati Fazıloğlu ile arasında geçen mizah renkli sohbeti hiç unutamam. Necati için hemen her şey mizaha maznun olurdu. Şair Eşref tabında bir heccav idi. Sanki bilmiyormuş gibi “Ali sen nerden mezundun?” Edebiyat Fakültesi deyince, Askerden sonra yine, arazi pikabınla dağlarda, sefere devam mı edeceksin?” diye sorunca o da edebiyat öğretmenliği yapacağım dedi. “E ne öğreteceksin?” diye sorunca, Ali, Fuzuli gibi fuzuli şeyler değil , fazilet öğreteceğim diye safça cevap verince, Necati’nin eline mizah malzemesi geçti.

    • Ben ailevi sebeplerle ve tahsilimi tamamlama niyetiyle Erzurum’a döndükten kısa bir süre sonra, Ankara’da Gümrük ve Tekel Bakanlığı’nda işe başladım. Yaklaşık bir sene sonra da Erzurum gümrüğüne tayinimi sağladım. Aynı zamanda AÜ Edebiyat Fakültesinde tahsilimi sürdürüyordum.
      İşte o günlerde İstanbul’daki işlerini neticelendirip askerlik kararı aldıran Selami, okul döneminin ardından nasılsa, askerliğinin kıta dönemini Erzurum Karskapısı’nda -evlerine yürüyüş mesafesinde- bir birlikte yapmak için geldi. Yedek subay okulundan itibaren bıyıklarını kestirememişler… Selami meselenin hukuki mesnedini mucip göstererek direnmiş ve kestirmemişti. Kıta günlerinde de komutan baskılarına direndi ve kesmedi. O haliyle kabul gördü.
      Gönül sancıları ile savrulduğum günlerde Selami’nin Erzurum’da olması benim için Allah’ın bir lütfu idi. Nöbetçi subayı olduğu bir gün Çetin ile kıtasına gittik. İçinde debelendiğim sevdanın buhranı ile sohbete katılamıyordum, dalgın, yorgun bir halde nöbetçi odasındaki yatak üzerinde sızmışım. Uyku ile uyanıklık arasında iki dostumun, gönül okşayan söz ve tavırlarla teskin ve teselli gayretleri toparlanmama vesile oluyor.
      *
      Askerliğinin ardından İstanbul’a dönmedi. Stajının ardından avukatlık ruhsatını, Emlak-Kredi işhanındaki yazıhanesinin duvarına asmıştı. Orada iş adamı ve mühendis Efrahim Güngör ile komşuluğu kısa zamanda iş ortaklığına varacaktı. Selami, Efrahim Güngör tarafından projelendirilen ERGAZ tesislerinin; kuruluş muamelatı ve hukuki işlemlerini yürüttü. İnşaat yüksek mühendisi Naci Ural ve makina mühendisi Efrahim Güngör projeleri yaparken, montaj ve inşaat işini de Selami’nin ağabeyi İlhami Yılmaz yaparak Erzurum’a o dönemde fevkalade ihtiyacı duyulan tesis kazandırılmıştı. Efrahim Bey ile başlattıkları gaz dolum tesisi, kuruluştan sonra, yurtdışındaki işçilerin sermayeyi temin edenlerle aralarındaki anlaşmazlıklardan ötürü kurucu aktörlerin işin dışına atılmaları ile neticelendi.

    • Selami Yılmaz, Osman Koçak, İsmet Toprak bu üç hukukçu, dostlukları ve şahsiyetleri ile bizim çevremize farklı bir zenginlik kattılar. Bu üç insan da isimlerinin mânasına müsemma şahsiyetleriyle maruf oldular. Gönüllerimize yerleştiler.
      Osman Koçak; sevgiyi, dostluğu, vefa ve iyiliği bir tabiat halinde temessül etmiş, tevazuu, mizacının kaderi halinde yaşamış, bakışlarında huzur ve emniyet hissi yayan ve varlığı süruruma vesile örnek bir insan… Gençlik yıllarında kat ettiği dikkate değer mesafe ulaştığı irtifa ile yüksek mevkilere ulaşabilecekken birden bire kifafı nefs ile hayatına yön verdi. Tevazu ve sadeliğin yolunu seçti.
      İsmet Toprak Bey, bir taşra kasabasından çıkıp, İstanbulluluk vasıflarını temessül etmiş, sevgi timsali bir dost, ağabeylik makamına hakkıyla lâyık, vedûd bir büyüğüm olarak gönlüme yerleşti ve nezaket, duruş ve davranışlarıyla numune-i imtisallerimden biri oldu.
      Burada hususiyetle kardeşi Bünyamin’den, onun Selami’ye ve dostlarına sadakat ve bağlılığından, ağabeyine hayrulhalef bir kardeşte devam eden hasletleriyle ve kadirbilirlik vasıflarıyla, gönül hanemdeki yerini ömrümce muhafaza edişinden bahsetmek isterim. Ve en küçük kardeş Sabahattin’den… Onun da ağabeyinin dostlarıyla ünsiyeti daha çocukluk yıllarında temessül etmişti. Genç yaştaki şehadeti, içimde daima hissettiğim bir sızıdır.

    • Selami, Efrahim Beyle giriştikleri işler yürümeyince, avukatlık işine daha bir gayretle yöneldi. Dostumuz Osman Koçak’la ortak hukuk bürosu kurdular. Daha önce Erzurum’un maruf avukatlarından Hakkı Yıldırım’ın ofisi ve kütüphanesi Osman Koçak’a geçmişti. Selami ile oluşturdukları hukuk bürosu ortakların, yakın dostlarının buluşma ve uğrak yeriydi adeta. Hakkı Bey’den tevarüs edilmiş kütüphanede çok sayıda kitabı okumuştum. Buradan Mübahat Türker Küyel’in, “Üç Tehafüt Bakımından Felsefe ve Din Münasebeti” adlı kitap, Topçu Hocamın bir yazısından edindiğim malumat ile dikkatimi çekmiş ve notlar alarak okumuştum. Selami’nin de dikkatini çekmiş, benim notlarım üzerinden meseleye müdahil olmuş, zihnen çözümlenmesine yardımcı olmuştu. Meselelere çabuk ünsiyet vasfı, zekâ ve muhakeme kabiliyeti, gördüğü hukuk eğitimi, onun içtimai ve fikri mevzulara nüfuz edebilmesini sağlıyordu.
      *
      Sağ-sol çatışmalarının zirve yaptığı yıllarda, Kars-Erzurum düşman şehirler gibiydi. Ülkücü Hareketin gençlik liderlerinden, “Doğu’nun Başbuğu” sıfatı ile maruf, Yılma Durak ve arkadaşları Kars’ta gözaltına alınmıştı, partili avukatların gitmesi mahzurlu görülmüştü. Selami Yılmaz gitti ve onları kurtarıp getirdi. Selami avukatlık mesleğinde farklı tavır, zihniyet ve cesaretini benzer birçok konuda göstermiştir. Birçok kişinin davasına, maddi bir menfaat düşünmeden destek olmuştur. Kendisine getirilen davalara, fayda mülahazalarıyla yaklaşmamış, adalet ve insanilik değerleri ile işi mahkeme safhasına vardırmadan başında sulh ile çözümleyicisi olmuştur.
      Osman, İsmet Bey, Çetin, Selami ve ben hemen her gün, avukat yazıhanesinde ve çeşitli sohbet zeminlerinde buluşuyorduk. Çetin, Selami ve Osman genellikle, zaman zaman da İsmet Ağabey briç oynuyorlardı. Bir defasında dördüncü kişi eksikti ben hiç oynamadığım sadece seyircisi olduğum oyuna, Çetin’in ısrarı üzerine onun eşi olarak masaya oturmuş oldum. Deklare ve kâğıt takibini yanlış yapmış olmalıyım ki Çetin, hırs halinde oyuna yoğunlaşma vasfından ötürü, benim yanlışımı hoş görmedi uzanıp yüzüme yumruk attı. Üzerimdeki şaşkınlık öfkeye inkîlap etti. Elimdeki kâğıtları yüzüne fırlatıp kalktım. Çetin haklılık iddiasında… Selami de kâğıtları atıp Çetin’i azarladı ve kınadı. Bu kabil davranış bozukluğuna razı olmanın ahlaka sığmayacağını söyledi. Çetin nihayet yaptığının ayıp olduğunun idraki ile gönlümü almaya çalıştı.

    • Rasim Cinisli, AP’den Erzurum milletvekili adayı olunca onun kampanyasını yönetti. Rasim Bey, milletvekili olduğu AP’den 41 arkadaşı ile ayrılınca Ferruh Bozbeyli başkanlığında Demokratik Parti’yi Kurdular. Selami, Rasim Bey’e vefası gereği, siyaset heves ve gayesi taşımadan bu meselede de işin yüküne talip oldu, kendisini öne çıkarmadan çalıştı.
      Osman Koçak’la fevkalade dostluk, hatta kardeşlik hissiyatı ile temellenmiş ortaklık, iki meslektaşın muvaffakıyet ve itibarına itibar kattı. İkisi de farklı, rakip partilerin il başkanları olmasına rağmen , ortaklıkları ve dostlukları halel görmedi…

    • Selami’nin, Gökalp Olgun Bey’in kızı, Sumru Hanım’la izdivacı merhalesinde yakın dostları olarak ben, Osman Koçak, Çetin Baydar ve eşlerimiz nişan merasimine katıldık. Nişanda her iki aile üyeleri, Olgun Ailesinin dostu, Kolordu Komutanı, Korgeneral Selahattin Çetiner ve eşi de vardı. Nişan yüzüklerini haliyle Paşa takmıştı.
      Evlendi ve eşinin ailesine yakın bir eve yerleşti. Sonra, evlerine neşve, huzur ve sevgi katan Zeynep doğdu…
      Mezkûr saadet günleri; Selami’nin, cebinden çıkarıp İsmet Toprak Bey’in önüne koyduğu ve -birkaç tanesi içilmiş- sigara paketinin dili ile zımnen ifadesini bulan, menhus hastalığının ifşası ile nihayet buldu… “Ben mide kanseri olmuşum”…

    “(derdim) fevt itme kim zımnında vardır firkati/Kâinatın hâli çün kim bu durur önden sona- Aynî”

    İnsan her yerde insandır. Hassas yaradılışı hep aynı içgüdüleri barındırır… Ama o, delikanlı vasfınca, olanı kabul tevekkülünde ilân, onun şahsiyet ve arslan duruşunun tabiatıydı elbette.
    Hastalığının seyri de yine onun yiğit vasfına müsemma hadisatı; tahammülünün, sabrının, imanının, ruh derinliğinin, tevekkül hududun, destansı ve muciz-i hal’i ile yaşadı.
    “Kılmak için taze gül-zâr-i nübüvvet revnakın/Mucizinden eylemiş izhar seng-i hâre su.”
    Hazret-i Fuzulî’nin, Efendimize telmihen Su Kasidesi’ ndeki ‘muciz’ vasfına lâyık olduğu inancıyla ve onun ruhaniyetince, tebcil etmektir muradım. Ve son anlarının tevekkül, teslimiyet ve ebedi hasret hissiyatını anlayabilmek…
    Zira burada, bu fani âlemde, artık bütün güzel sesler susmuş ve hatıralar bir ızdırap halini almıştır. Burada renk ve ışık vardır, fakat tat kalmamıştır. Hatıralar ki, iki yaşındaki kızı, genç eşi, annesi, kardeşleri… Her şey ona nasıl azap vermiştir. Adeta gönlünde açılmış bir yara gibi… Ve giderek renkten, ışıktan, kokudan, şekillerden teşekkül eden bütün bu âlem… Ruhundan koparılmış, sönen, gölgelenen bu dünya, şimdi onun gurbeti olmuştur. Ellerinin dokunduğu, gözlerinin görüp, değdiği her şey mücerret bir hal alıp ruha inkîlab ediyordur âdeta.
    “İnsan hatırlandıkça tekrar yaşar. Bu da ebedi ve hakiki hayat demektir.”
    Zaman, yaşananların izlerini çabuk siliyor, ama yürektekine dokunamıyor. Hiçbir nazım ve destan kalıpları ile telif edemediğim bu ruh, namütenahiliğe seslenen bir nağme olmuş. Üniversite yıllarında folklor ekipleriyle yurt dışına gitmiş, oradan makaralı bir teyp almış, içine şarkılar okumuş.
    O band kaydında yeralan ve güftesi “Nihansın dideden ey mesti nazım” diye başlayan, şarkının son mısraları:
    Sezadır matemim tutsa felekler
    Bana insan değil, ağlar melekler…
    Kardeşi sevgili Bünyamin 47 yıldır hâlâ ağlıyoruz, diyor. Biz dostları da…

    Ölü bedenin, Palandöken Dağlarının nöbet beklediği mezarında uyuyor. Ama senin gerçek mezarın sevenlerinin, dostlarının gönlünde, ruhunda… Elbette Kızın Zeynep’in özleminde , kardeşin Bünyamin’in hasretinde ve eşin Sumru Hanım’ın vefasında…
    Dostum! Bütün bunlar senin, ahret sürurun olmalı…
    Güzellik ve sevgi ışıkları, daima karanlık yolları aydınlatacaktır. Cenneti, insan varlığı üzerinden; anlamamız, hissetmemiz ve arzulamamız için ilahi kudretin halk ettiği ruhlar hayatın içinde her zaman oldular. Ve aziz Selami; sanki içindeki en gizli güzellik, temizlik ve insanilik hazinelerini göstermen içindi, vedide-i hayatın… Ama hiçbir şey senin gönüllerdeki ilk görünümünü solduramadı. Ailen, dostların, sevenlerin yaşadıkça, düşüncelerdeki sana daha da yakınlaşmıştır… Hatıran, zaman içinde daha da parlayan, ateşler gibi harlandı… Adın boş yere aklımıza gelmiyor. Değil midir ki “unutulmak ikinci tabutudur ölülerin…”
    Hatırladığım haliyle zamanın ve ölümün kalıntıları arasında karakter abidesi gibiydi… Lamartine’in dediği gibi o, “Batan güneşe benzeyerek, toprağın üzerine engin bir gölgeyi serdi!”
    Rahmet ve mağfiret niyazıyla ruhu şad olsun.
    Vesselam.

    Sosyal medya paylaşımı: Kızı Zeynep’in Babası’na doğum günü mesajı…
    Ek:1-2 Medrese planı ve kesit çizimleri

    FOTOĞRAF: Rüstem Paşa Medresesi, 1) Kubbe ve Baca detayı 2) Medresenin tamamının üstten görünüşü.

    Grup fotoğraf Selami ile tanıştığımız günün hatırası. Fotoğraftaki eşhas: Soldan, Sarıklı Çetin Baydar, Pötürgeli Mehmet, Merhum Şükrü Şamdan, Cumali Ünaldı, Vahit Çollak, Nihat Çetinkaya. İkinci sıra: Ergin Erzurumlu, Ahmet Ali Aslan, Hakkı Mezararkalı, Bekir S. Soysal ve Selami Yılmaz (siyah gözlüklü, paltolu).
    Sağdaki Fotoğraf Merhumun avukat cübbesiyle fotoğrafı. Bekir Sıddık Soysal

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.