Türk ve Türklük, küre-i arzda tecelli eden büyük bir tarihin, medeniyet idrakinin, şuurun ve nizamın ta kendisidir. Fakat hayfâ ki bu esah mesele, öyle bir hâlete büründürüldü ki, ilk önce bozkurt figürü, Tanrı Dağları’nın zirveleri, göçebe hayatı ve keçe çadırlar akla getiriliyor. Ne var ki geniş tecrübe ve binlerce yıllık birikim, daraltılmış bir mitolojik çerçevenin içerisine sıkıştırılmakta, Türk tarihinin gerçekliği ve derinliği görünmez kılınmaktadır. Bu hengâmede puslu bir havanın sarmaladığı manzarayı seyrettiriyorlar. Bu durumun kurguladığı görünür katman hayli ağır yük halbuki… Türk tarihini tek ve sığ bir katmana indirgemek dert getirir sadece. Kökler medenîdir ve mehabetlidir. Unutmamalı!
Esasen bu yaklaşım, tarihin eksik ya da yanlı anlatımı olmanın çok ötesinde ontolojik bir eksiltmedir. Çünkü Türk’ü, Türklüğü ve Türk Milletini anlamak/anlatmak, onu sadece en erken devrin mitolojik?! sembolleri üzerinden okumak değil; tarih boyunca kurduğu devletleri, hukuku, inşa ettiği şehirleri, tesis ettiği kurumları, ürettiği fikirleri, ince işçilik semeresi sanatı, abideleri ve merhamet medeniyetini birlikte değerlendirmeyi gerektirir. Aksi takdirde tarih, süreklilik vasfını kaybeder ve birbirinden kopuk parçacıklar yığınına dönüşür.
Oysa Türk tarihinin temel karakteri, ulu bozkırın şehirlerindeki hareket ile nizam, kudret ile hikmet arasındaki tarih ve talih sentezinde aranmalıdır. Türk tarihî tecrübesinin özgünlüğü, bu kurucu unsurların bütünleşebilmesinde yatmaktadır. Lâkin Efrâsiyab dedikleri Alp Er Tunga Han’ın kurduğu Merv’in, Semerkand’ın ve diğer şehirlerimizin ilim ve medeniyet birikimini geri plana itmek tükenmek değil de nedir?!
Bu sebeple kökleri ararken yalnızca efsanelere ve mitolojiye odaklanıp dağılmak ve dağıtmak yerine, selim akıl ve yüksek bir kavrayış kabiliyeti ile medeniyetin derin katmanlarına nüfuz gerekmektedir.
Şöyle ki:
İskit/Saka çağından itibaren ortaya çıkan estetik ve siyasî organizasyon kabiliyeti dünya ilim çevrelerinin dikkat nazarlarına muhataptır. MÖ VI. yüzyıldan günümüze ulaşan halının ve Altın Elbiseli Adam’ların temsil ettiği anlayış, yüksek sanat ve değer üretme kudretine sahip gelişmiş bir kültürel dünyanın işaretleridir.
Aynı şekilde Orhun Kitabeleri! Bir şahitlik belgesi olarak; tek Tanrı inancı etrafında devletin meşruiyeti, yönetim ahlâkının temelleri, toplum-devlet ilişkisi ve tarih bilinci üzerine dillendirilmiş hikmet yüklü siyasetname metinlerdir. Dünya siyasi düşünce tarihinde VIII. yüzyılda böylesine güçlü bir tarih şuuru ve devlet felsefesi ortaya koyan metinlerin sayısı sınırlıdır. Bu yönüyle Orhun Kitabeleri, Türk siyasî aklının ilk yazılı ifadelerindendir. XII. yüzyılda Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’de ortaya koyduğu devlet, adalet, hikmet ve insan anlayışı da, kadim olan töre’nin kendi zamanında yenilenerek ifade tarzından başka bir şey değildir.
Bu örnekler, Türk tarihinin kesintili değil, dönüşerek devam eden bir medeniyet çizgisine sahip olduğunu gösterir. Şu var ki temel mesele, Türk tarihî sürekliliğinin bir varlık tarzı olarak nasıl kurgulandığı ve kurulduğudur. Vakıa tarih, bir medeniyetin kendini zaman içinde yeniden kurma ve sürdürme kudretidir. Süreklilik kırıldığında tarih parçalanır ve talih kararır, geçmiş temsil kırıntılarına dönüşür ve özne bütünlüğünü kaybeder.
Dolayısıyla Türk tarihi, çok iyi düşünülmüş teşkilatlanma gücü ile şehirlerin ilim ve kurumlaşma kapasitesinin aynı medeniyet zeminde birleşmesinden ibarettir. Nitekim bu zemin süreklilik ister. Devlet iradesi, adalet, ahlâk, tarih şuuru, ciddi idrak seviyesi ise taşıyıcı direklerdir. Bu bakımdan Türk tarihinin büyüklüğü, siyasî genişlikten çok, bu anlam ve süreklilik düzenini kurabilme kudretinde temellenmiştir.
Medeniyet coğrafyamız alabildiğine geniştir, gündoğusundan günbatısına kadar ufukları tutmuştur; haliyle de değer yüklüdür ve değerlilerimizle ziynetlenmiştir. Kim olduğumuzun açık ifadesi olarak; olanca ihtişamı ile hayli ilerlemiş arkeolojik kazılarla ortaya çıkan Türkistan şehirlerin buluntularında, Türk Yolu da denilen İpekyolu’nun bereket hattında, görkemli Merv’in kütüphanelerinde, Buhara-i şerifin medreselerinde, Semerkand’ın rasathanelerinde… Köhne Ürgenç’in, Hiva’nın, Tirmiz’in, Serahs’ın, Herat’ın ve Belh’in ilim halkalarında, Kaşgar’ın ve Balasagun’un fikir dünyasında hakkedilmiştir.
Nihayetinde Türk ve Türklük, belirgin sembollere ve yahut da belli bir tarih kesitine indirgenemeyecek kadar geniş ve kuşatıcı bir tarihî tecrübedir. Bu tecrübe Kimmerler’den İskitler’e, Hunlar’dan Göktürkler’e, Samanoğulları’ndan Karahanlılar’a, Selçuklular’dan Osmanlılar’a ve nihayet günümüze uzanan büyük bir süreklilik hattıdır. Çünkü Türk tarihi, yalnızca etnik bir kavmiyet hikâyesi değildir. Türk tarihi Asya’nın derinliklerinden Akdeniz’e, Anadolu’dan Balkanlar’a, Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada nizam, adalet, ilim ve medeniyet üretmiş uzun bir tarihî aklın tezahürüdür. Türk tarihinin gerçek ihtişamı da tam olarak burada yatmaktadır.
Tarih, bütünlüğü olan süreklilik olmaktan çıkarılırsa dar ve bunaltan bir anlatıya dönüşür. Türkler, mitolojik unsurlarla prangalanmış göçebe/ilkel/barbar topluluklar olarak damgalanır. Oysa bu, tarih/talih değil; seçilmiş/kurgulanmış imgelerle tüketme maksat ve gayretidir. Gerçek manzara doğru ve görkemlidir: Pür-nizam fikrinin, ulu bozkırın derin siyasî aklının, yazının kurduğu yüksek şuurla şehirlerin ürettiği ilim ve devlet geleneğinin sürekliliği dikkate değerdir. Vakıa değer katan da bu değerdir.
S. Burhanettin Kapusuzoğlu