Eğitim denilince ilk akla gelen şey çoğu zaman sınavlar oluyor: LGS, TYT, AYT… Çocuklarımızın hayatlarının en verimli çağları, test kitaplarının gölgesinde geçiyor. Oysa eğitim yalnızca doğru şıkkı bulmaktan ibaret değildir. Eğitim, insanın ruhunu, aklını, vicdanını ve kişiliğini yoğuran uzun bir yolculuktur.
Bugün sistem bizi sınav odaklı bir yola zorunlu olarak sürüklüyor. Öğretmenler, öğrenciler ve veliler; hepsi bu çarkın içerisinde kalıyor. Ancak bu gerçek, okulları yalnızca bir sınav hazırlık merkezi olarak görmemizi meşrulaştırmamalıdır. Çünkü okul, aynı zamanda bir anlam üretim alanı, bir değerler atölyesi olmalıdır.
Peki bu nasıl mümkün olabilir?
Bunun yolu, müfredatla değer eğitimini bütünleştirmekten geçiyor. Matematik dersinde yalnızca formüller öğretilmemeli; sabır, azim ve mantıklı düşünmenin önemi de işlenebilir. Fen dersinde yalnızca deneyler yapılmamalı; doğaya saygı, merak ve araştırma ruhu da pekiştirilebilir. Türkçe dersinde yalnızca paragraflar çözülmemeli; insanın kendini ifade etme gücü, edebiyatın vicdani yönü de öne çıkarılabilir. Tarih dersinde yalnızca kronoloji değil, şahsiyet inşası için örnek alınacak kahramanlıklar ve değerler de sunulabilir.
Yani müfredatın içine “değerlerin işlenmesi” gömülü hale gelmeli. Böylece öğrenciler, sınavlara hazırlanırken aynı zamanda şahsiyetlerini de inşa edeceklerdir. Sınav başarısı ile hayat başarısı birbirini tamamlayan iki unsur haline getirilebilir.
Okullarımızı yalnızca sınava hazırlayan yerler değil, kişilik akademileri olarak görmek zorundayız. Çünkü biz çocuklarımızı sadece bir sınavın değil, bir hayatın içine hazırlıyoruz. Ve hayatın sınavı, optik formlardan çok daha çetin.