eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Burhanettin KAPUSUZOĞLU

1972 yılında Yozgat'ta doğdu. Yozgat Lisesi'nden sonra Kayseri Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde mezun oldu. Eserlerinden bazıları: Bozoknağme, Seferberlik Mahşeri, Toprağa Can Ektiler, Böyle Dedi Yozgat, Yozgat'ın Üć Sırlısı, Yozgat'ta Zaman, Yozgat Medreseleri Tekke ve Zaviyeleri, Sarı Saltık Makamları, Mir'ât-ı Muhabbet-Hicran-zede Manzumeler, Îşaretler, Âkif Bey-Şâir ve Mütefekkir...

    Yozgatlı Gül Baba ve Doksanüç Harbi

    Muti olduk aşk hâline

    Bakmadık dünya malına

    Girdik erenler yoluna

    Dürüst oldu imanımız

    Âşık Paşa

    “Düşman kavî, tâli’ zebun”dur bir vakitler. Cihan devleti gurûb etmek üzeredir. “Dost bî-perva, felek bî-rahm, devran bî-sükûn”dur. Artık, “bütün çehresi ve ruhuyla biz” olan mübarek diyarlar, bir korkulu rüya içinde “vatanda düşmanı seyretmenin ıstırabıyle” kavrulmaktadır.

    Haşmetli demler sükût edeli çok olmuştur. Fatihlerin evlâtları ateşle imtihan edilmektedir. Akıncı cedlerin şimşek gibi bir hatıra olan nal sesleri, bilip de özlediğimiz saadet asırlarına ait vecd kaynağıdır sadece.  

    Mevsim hazandır!

    Ölümden beter bir özleyişin ürküntü veren sancısı kıvrandırmaktadır. 

    Bütün efrad, kaderde olduğu için âsûde bir bahar ülkesine girer gibi ölüme kucak açar. Ya da Bursa’nın devamı olan şehirlerden, “ayrılık çok sürse de biz sende olmasak bile sen bizdesin gene” tesellîsiyle ayrılmanın verdiği hicranın derinlerde olan sızısı içinde, dünya durdukça unutulmayacak bir müebbed melâle mahkûm olarak muhacir olup vatanın en mübarek kısmına dahil olur.

     Altı asır vatan kılınmış Balkanlardaki bozgun Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Tuna’nın bizim tarafta kalan şehid anavatan parçası” diye tarif etiği Rumeli’ni kaybımız ve göçler, en dayanılmaz acıdır! 

     Avrupa Türkiye’si Rumeli’nin, zihinlerin bulanıp idraklerin körleşmesi sonucu göz göre göre elden çıkması sîneleri dağlar. Evlâd-ı Fatihan, beşer tâkatini zorlayacak ağır bir yükün altında kalır!

    Seferberlik nesli büyüklerin can sohbetlerinden hatırlarladığım şu sâde hakikati denk düşmesi bakımından pek mânidar ve dağlayıcı bulurum:

    Yozgat ulemasından ve belediye reislerinden Erzurumluzade Hafız Ömer Efendi’nin sohbetlerinde: “Rumeli deyip geçmeyin. Her biri Anadolu cesametinde ülkeler katbettik!” deyip ağlarmış.

    Ömer Efendi Anadolu’ya kıyasla Rumeli’nin fizikî büyüklüğünden bahsetmeyip vatan idrakinin kudretini ifade ediyordu sadece! Rumeli’nin her bir parçası Anadolu ile eş değer görülüyor ki, asıl değerli olan budur!

    Anadolu, Rumeli’ye böylesi yüksek ve billur bir zaviyeden bakıp o mübarek diyarların elden çıkmasına yanarken, zaman, daha çetin bir durakta karar kılar!

    Birinci Cihan Harbi başlar, görülmediği kadar dehşetengiz bir manzara ortaya çıkar!

    Belâ sağanağının en yamanı cihan harbi, zamanın en zor durağı olur ve pek yaman vurur, aratır geçen günleri!

    Buna rağmen ulu kocalar, ak pürçekli analar ve Mehmedler, istiklâl ve istikbâline karşı yapılan taarruzu, yokluğu, yetim kalmanın beşer tâkatinin çok üstündeki derdini, ikbâli yâd ettikçe ağırlaşan idbarı ve feleğin daha atacak ne tokadı varsa alayını göğüsler!

    Ardısıra başlayan Millî Mücadele’de kara bulutları dağıtır kıyama durur. Zafer muştularıyla nefes alıp canlanır. Yeniden muhabbet nağmeleriyle mest olur! “Din ü devlet… mülk ü millet…” fehvasınca gün görür!

    Seferberliğin ne demek olduğunu en iyi bilen bu büyük insanlar, ebed-müddet bizde hakları olan çilekeş nesildir. Kısacık hayatlarında onca büyük badireyle nasıl hemhâl oldular, doğrusu hayreti muciptir!

    İşte o fedakâr ve cefakâr nesilden birinin hikâyesini idraklere arz ediyoruz:

     İrfan hayatımızın meçhul simalarından Doksanüç Harbi gâzîsi ümmî bir dervişdir Gül Baba ve aslen Karga Köyü’ndendir.  

    Yozgatlı Gül Baba, Ankara’daki Hacı Bayram Velî türbesinin hemen yakınındaki Gül Baba ile Balkanları kendisine emanet bıraktığımız Gül Baba gibi, coğrafyamızın gül yüzlü bilgelerindendir.

    Gül Baba da irfanımızın pek çok bilgesi gibi sır perdesine bürünmüştür artık. Geride, hafızalarda not edilmiş hayâli cihan değer birkaç hatıra kalmıştır.  

               Gül Baba ya da Gül Halim Baba, zamanında milletin muhabbet hâlesine dahildir. Son devrin büyük velîlerinden Şeyhü’l-ulema Dedikhasanlı Mehmed Şâkir Efendi’nin sevgisine mazhar olmuş bahtlılardandır. Hâliyle bu da, Gül Baba’nın çevresinde kendisi için bir kıymet ifadesidir.  

               Zaman zaman Gül Baba, Şâkir Efendi’ye misafir olur, devlethanelerinde her sene bir-bir buçuk ay kalır ve irticalen şiir söyler. Hatta şiirleri dinleyen Şâkir Efendi’nin göz pınarlarının süzüldüğünü ak sakallı kocalar bir türlü unutmamaktadırlar.

               Bu ziyaretlerin birinde Gül Baba, metni kendisine ait bir Mi’râciyye okur. Sonunda Hocaefendi’nin göz pınarları çağlar: “Ah evlâdım, aşk olsun sana. Bizim kitaplardan okuyarak öğrendiğimizi sana hangi kitaptan okuttular öyle.” diyerek iltifat eder. 

               Son şahitlerin nakillerinde bu husus pek sarihtir. Gül Baba Hakk’tan bâdeli âşıktır.  Şiirinde tasavvufun inceliklerini beyan eder. Onun dilinde nice hikmetler billûrlaşır.    

               Derûnunda nice sırlar gizli Gül Baba hakkında bir menkabe anlatılır: 

    Gül Baba’nın hâli herkesçe malûmdur. Pek hususî hâlleri görülür.

    Fakat altının kıymetini takdir etmek için sarraf olmak gerekir. Onu tam olarak  bilmeyenler vardır. Bir gurup aklı evvel, şaka yapmak niyetindedirler. Akılları sıra eğlenmek isterler. Gülüp geçecekler tabiî. Anlaşırlar aralarında. Tabutun içine bir arkadaşlarını yatırırlar ve Gül Baba’nın yanına gelerek, kendilerine bir cenaze namazı kıldırmalarını isterler.

    Gül Baba, serkeş gürûhu yanından uzaklaştırmak ister, ancak incelikten anlayacak yapıda değildirler. Israrcı olurlar. 

    Gül Baba da: “Peki o zaman, ölü niyetine mi, diri niyetine mi?” der.

    Hep bir ağızdan: “Olur mu Halim Baba, amma yaptın, diri niyetine hiç cenaze namazı kılınır mı?” diye karşılık verirler.

    Akılları sıra gönüllerince eğlenmektedirler. Gül Baba imam, idrak fukarası serkeş güruh da cemaat olur. Ölü niyetine cenaze namazı kılarlar.

    Namaza durunca içlerine bir ateş düşer. Fakat nafile, ok yaydan çıkmıştır bir kere. Pürtelâş hemen tabutu açarlar. Eceli orada yeten arkadaşları çoktan ölmüştür. Anlarlar yaptıklarının büyük bir hata olduğunu, fakat iş işten geçmiştir.

    Gül Baba, fevkalâde müsteessir olur vaziyete. Karga’yı terk eder. Sır olur gider. Sonrası mı? Kim bilir…

    Bir zaman sonra Gül Baba’yı tanıyan bir Osmanlı Paşasının yolu Yozgat’a düşer. Osmanpaşa’da Seyyid Emirci Sultan-ı Velî Türbesi’ni ziyaret edip Karga Köyü’ne doğru yola çıkar. Gül Baba’yı ziyaret etmek, duasını almak niyetindedir.

    Paşa, Karga’nın kenarına gelince bir adamla karşılaşır. Gül Baba’yı sorar. Adam da, Gül Baba’nın köyü terk ettiğini söyler ve olanları bir bir anlatır… 

    Paşa: “Eyvahlar olsun, bu yapılacak iş mi? Heyhat heyhat! Bu köyün gülü gitmiş, kargası kalmış.” diyerek dönüp gider… 

    İşte bu sırlı zatın Doksanüç Harbi’ni anlattığı manzumesi bahsimizin hatimesi olsun:

    Hâlık-ı Lemyezel emretti, gelin

    Dikkat edin okunan fermanımıza

    Yehûdî deyn babıdır, güvenmen, bilin

    Melekler tecell’oldu fermanımıza

    Üstadım Hüdâdır çekmedim zahmet

    Kur’an sana indi Habibim Ahmed

    Ümmetini darda koymaz Muhammed

    Kimse kılıç çekmez ihvanımıza

    Derviş Paşa’m ordu kurdu oturdu

    Ordu hücum etti ünün arttırdı

    Malûm olsun kan gövdeyi götürdü

    Döküldü kelleler meydanımıza

    Hasan Paşa’m ordu sürdü ileri

    Çığrışır gâzîler dönmeyiz geri

    Böyle harp olmadı dünya duralı

    Boyandı kılıçlar al kanımıza

    Derviş Paşa’m der ki gezdim bağların

    Malın yağmalayıp yıktım evlerin

    Bütün esir ettim Sırp’ın beylerin

    Bir bir getirdiler divanımıza

    Belgırad Kal’ası evvel ifade

    Karmakarış oldu şehid şüheda

    Çok şükür ki aldık emretti Hüdâ

    Yazıyla bildirdik hünkârımıza

    Şevketlü hünkârım bastı süpürün

    Derviş Paşa’m der ki topları kurun

    Üç hücumda kırdık seksen taburun

    Maşallah yazdılar askerimize

    Hasan Paşa’m der ki çok ettin kavga

    Rûz-i Mahşer’de de ederim dava

    Şehidlere açıktır Cennet-i alâ

    Seyir eylen huri gılmanımıza

    Gül Baba Halim’i koma imandan

    Doksan dörtte kurtuluruz gümandan

    Ma’bûdum ihsanın umarım senden

    Nazar kıl sultanım destanımıza

    Kaynak: S. Burhanettin Kapusuzoğlu, “Toprağa Can Ektiler Seferberlik Hikâyeleri,” İstanbul 2015.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    1. Faruk dedi ki:

      Haber niteliği taşımayan fayda sağlamayan gereksiz bir bilgi. eşek hoşaftan ne anlar sözüde hatalı doğrusu Eşek hoş Laftan ne anlar olacaktı.