Medeniyet/uygarlık, dünden bugüne bir tecrübeler bütünüdür. Toplumların ilmi, kültürel, ekonomik, sosyal ve siyasal alanda, ortak aklının eseri arayışların sonucu ortaya çıkan bir değer manzumesidir.
Medeniyet, insanın yaşadığı yerlerde hayat kalitesini arttırmasının ve mevcudu tekrarlamadan yenilenerek gelişmişlik seviyenin yükselmesinin adıdır.
Medeniyet, zaman içinde halden hale dönerek şehirlerde kendini gösterir. Hayata elverişli yerlerde yolların ve her ne şekilde olursa olsun gidiş gelişlerin tesiri ile en büyükten küçüğüne kadar beldelere mutlak şekilde akseder.
Medeniyet, bir konaktır ve bütün odalar selâmlığa açılır.
İnsanlığın ortak birikimi, toplumdan topluma kültürlerde dile gelir. Merkez olarak şehirler, bu birikimin bütün azameti ile aksettiği mekânlar olarak nizamın/kuralın kuşatıcılığında medeniyeti/uygarlığı en ince detayına kadar çağına göre zamanı aşacak şekilde okutur.
Şehirleşme ve şehirlilik, tekniğin ve gelenekli estetik zevkin, gündelik hayatın ihtiyaçlarına dokunacak şekilde bilhassa mimaride tezahür eder. Konunun mehabetine aşina olmak için kadim zamanlardan itibaren tarihin kayıtlarına bakmak kâfidir.
Her toplum, hayat algısı, ulaştığı gelişmişlik seviyesi ve ihtiyaçlarının hiyerarşisine göre mimari ile şehirlerini dokur, kendi boyası ile boyar ve görklü yapılar inşa eder.
Toplumsal seviyeyi şerh edince, düzenin devamlılığı adına, fizik mekânın metafizik alanın soyut kıvamı ile renklenerek incelmesinin seyrine bakarken inşanın ihyayı da içine aldığı görülür.
“Uygarlıkların Grameri”ne ait birikimin tecellisi olan meydan, yollar ve bahçelere kadar düzene tâbi şehir dokusu ve mimarlık abideleri… insani ilişkilerle somutlaşarak gelecek nesillere aktarılır.
Yakın geçmişten en uzağa kadar çağlar boyunca arza değer katan dokunun, tarihi olduğu kadar pür-şuur bir talih demek olduğu da açıktır. Bu itibarla tarihi doku, toplumun kimliğini oluşturan en temel unsurlardandır ve toplumsal hafızanın surete bürünerek görünür olmasıdır.
Hendesenin çok ötesinde büyük mânâlar ifade eden tarihi yapılar, her alanda fevkalâde büyük değer taşır. Mülke ziynet, topluma kıymet verir. İlmin gerekleri icabı korunması gerektiği için konu, hafızanın muhafazası ve kimliğin kaybolmaması adına akıl sahiplerini bağlayan derin bir özelliğe sahiptir.
Sanat, ahengin şehrayinidir. Bundandır ki tarihi fotoğraflara ve gravürlere/resimlere bakınca, geçmişin haşmetinin güzel sanatlarda şahlanışı karşısında alenen saygı duruşuna mecbur kalırız.
Unutmamak lâzım, gelecek bugüne emanettir, bugün de geçmişten devralınan miras sayesinde bir tanzimden ibarettir.
Modernleşme ile gelen dönüşüm ve değişim, köklerle/dünle bağları hükümsüz kılmak demek değildir. Avrupa’nın ve dünyanın zannımca en güzel şehirleri olan Viyana, Budapeşte, Peç ve Prag’ın canlı hafızalarıyla hayata bütünüyle hitap eden her unsuru barındırıyor olmasına dikkat edilirse mesele anlaşılır.
Her ne kadar İstanbul’u, Bursa’yı ve Yozgat’ı tersyüz etmenin dayanılmaz ağırlığı altında kalsak da, bizim de kültürel kimliği tesis ederek dokuyu geleceğe taşınmak ve âkil bir hafızanın dinamik yapısını gözetmek gibi bir önceliğimiz bulunmaktadır. İşte bu ahval ve şerait içinde Budapeşte’de bir sanat tarihçisinin: “Mimar Sinan’ın ülkenizde yaşadığına gerçekten inanıyor musunuz?” demesini hiç aklımdan çıkaramıyorum!
Anadolu yoğun bir arkeoloji bölgesidir. Tabii ki antik buluntular dahi bize ait hazinelerdir fakat mesele hazinenin zamanlamaya göre sahiplenilmesi değildir sadece… Bilhassa belli bölgelerde Selçuklu ve Osmanlı Türk sanat varlığını görünür kılmak esasında tam bir beka meselesidir.
Elimizde halin orijinalini gösterir sayısız tarihi fotoğraf bulunmaktadır ve önemli bir kaynak olarak büyük nimetin kapısını aralamaktadır.
İşbu sebeplerden dolayı eldeki fotoğraflardan hareketle:
- Aydın Balat’ta, 1950’li yıllardaki depremde hasar gören ve gövdesi yıkılıp kaidesi kalan İlyas Bey Camii minaresi,
- Edirne Sarayı,
- Konya surlarının ihtişamlı büyük kapısı,
- Konya Sarayı,
- Ankara surlarından hiç olmazsa küçük bir bölüm,
- Yozgat Sarayından kalan selâmlık bölümü,
- Yozgat’ta harabeleri kalan üç kervansaray…
pekâla yeniden inşa edilebilir.
Akıldan çıkarmamalıdır: Urfa’da kadim arkeolojik alan Göbeklitepe’ye olan yoğun ilgi, tarihi Harran şehrinin Ulu Camii’ne, medresesine ve surlarına da verilmezse, hayat, kimseye yol vermez.
Söze mim koyacak olursak;
Kültürel miras, bir toplumun kimliğini ve sürekliliğini temin eden en önemli unsurdur. Fertler ve toplumlar, değerlerine sadakatleri sayesinde değerlenir. Eskinin tekrarı olmayan ve her devirde yeniden söylenen gelen/ek sayesinde canlanır, kendisi olur. Değişim kaçınılmazdır fakat şehirlerde ve mekânlarda bizden çizgilerin olması hayat serüveninin yolunca yürümesine vesiledir.
Kimlik nişanesi mimarlık abideleri ve bütünüyle tarihi doku, iyi korunmazsa, bazıları yeniden yapılıp görünür hale getirilmezse, kültürel kimliklerin çarpıştığı bu hengâmede, olup bitenlere bir süre sonra şaşırmaktan bile uzak kalınma riski yüksektir.
S. Burhanettin KAPUSUZOĞLU