Malûm olduğu üzere takiye, “gerçek inanç veya düşüncesini söylemeyip gizli tutma” demektir. Dolayısıyla takiye, daha ziyade dinî alanda tebarüz etmiş, özellikle de “Şiî ve bâtınî mezhep mensuplarının kendilerini korumak ve amaçlarına erişmek için dînî ve siyâsî inanç ve düşüncelerini gizli tutma prensibi” olarak kabul edilmiştir. Bu bağlamda elbette tarihî seyre bağlı olarak Şiî ve bâtınî bir mezhep İsmâîlîler’de takiyenin esas olduğu görülmektedir. İsmâil b. Ca‘fer es-Sâdık’ın ölümünden sonra İsmâiliyye imamları, şartlara göre gerçek inançlarını gizlemişler, diğer müslümanlarla kaynaşarak görüş ve davranış bakımından onlara uymuşlardır. Dolayısıyla kavramın dinî alanda, özellikle de mezhep çatışmalarına bağlı bir şekilde siyâsî kargaşaları körükleyen bir mahiyeti haiz olduğu âşikârdır.
Yine Osmanlılarda da Bektâşîlerin II. Mahmud’un Bektâşîliği yasaklaması üzere hayatta kalabilmek uğruna diğer tarikatlara yöneldikleri ve bunlar içerisinde tutunabilmek gayesiyle takiyeye meylettikleri görülmektedir. Dolayısıyla İsmâiliyye imamlarıyla başlayan takiye sürecinin bizde de Bektâşîlerce sürdürülerek bir davamlılık kazanması söz konusudur. Fakat takiye, her ne kadar dinî alana has bir uygulama veya davranış tarzı olsa da özellikle dinî hassasiyetin son derece zirvede bulunduğu bizim gibi Doğu toplumlarında maalesef hayatın tüm alanlarını da kuşattığı görülmektedir. Elbette maarif de bu durumdan bağımsız düşünülemez!
Eğitimin bir “meta”ya dönüştüğü, seçmeci ve elemeci sınav modellerinin tamamen arz-ı endam ettiği ülkelerde maarifin maalesef sadece zenginlerin ve ayrıcalıklıların bir hakkı ve aynı zamanda hâkim ideolojinin bir aygıtı haline gelmesi riski vardır. Tabiî olarak bu durum da takiyeyi doğurmaktadır. Yani başta ideolojik erkin temsilcileri olmak üzere güç ve servet sahibi herkes maarifin tüm alanlarında ideolojilerine muhalif bir tavır sergilemeye başlarlar. Bu tavır daha ziyade, maarif sürecinin gelişmiş (!) ülkelerde tamamlatılması şeklinde rücu etmektedir. Burada “tamamlatılması” şeklini özellikle kullanarak durumun en başta şiddetle karşı çıkması gereken gerçek erk sahiplerince bile bir “moda” haline dönüştürüldüğünü ayrıca vurgulamak istiyoruz. Dolayısıyla böyle bir ortamda maariften beklenen asıl fayda kesinlikle elde e-di-le-mez! Hatta idare veya icra makamında bulunanların bu durumda türlü iştiraklara bağlı bir gelir yarışınıa dâhil olması ise tam bir garabettir!
Çözüm mü? Öncelikle samimi olmaktan ve bilakayduşart tevhidi tesis edecek bir iradeyi sergilemekten geçer… Bu durumda yerli ve millî bir maarif tarzının tebarüzü de hiç şüphesiz kaçınılmaz olur! Aksi taktirde maarif hemen günübirlik siyâsî tartışmaların ve sadece iktidarı devşirmenin basit bir aracı hâline geliverir. Ve dahi, Allah korusun, mazi ve müstakbelin bir çöplüğüne dönüşüverir. Herkesin kendi çöplüğünde eşineceği bir ortamda ise olan istikbâle olur… İstiklâlin tamamen maarife bağlı olduğu ise hiç akıldan çı-ka-rıl-ma-ma-lı-dır!
Efendim ey meded!
Ârifî’m soylamış, görelim cânım ne soylamış:
takiye makiye derdin
maarifi yere serdin
Ârifî’m sen bu nutkunla
sırları ellere verdin…