eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Mustafa USLU

Uşak-Eşme’de doğdu. DEÜ Buca Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümünden 1988’de mezun oldu. Resmi ve özel okullarda öğretmenlik ve yöneticilik yaptı. İstanbul İl Millî Eğitim Müdür Yardımcılığı görevinde bulundu. Bu görevi esnasında pek çok projenin yapım ve uygulama sürecini yönetti. Edebiyat, eğitim, inceleme, araştırma, biyografi, derleme, hikâye türlerinde kitapları ile çeşitli dergilerde yayınlanmış yazıları bulunuyor. Evli ve iki çocuk babasıdır. Yayınlanmış eserleri: 1- Ansiklopedik Türk Dili ve Edebiyatı Terimleri Sözlüğü, 2- Anne-Baba Rehberi (3 Cilt), 3- Şiirden Şuûra (Bercesteler), 4- Meselâ Hayat (Hikâye), 5- Bahar Gelince (Hikâye), 6- İstikamet (Hikâye), 7- Hâlimiz Budur (Hikâye), 7- Aşk Yolcusu (Hikâye), 8- Yunus Emre / Gönlüm Düştü Bir Sevdaya, 10- Hakkın Sesi Mehmet Âkif, 11- Milletin Sesi İstiklâl Marşı, 12- Cümle Kapısından Kalbe Girmek / Ölçüler ve Hikmetler (Derleme), 13- Cümle Kapısından Kalbe Girmek / Öğütler ve Düşünceler (Derleme), 14- Fatih Sultan Mehmet Han / El-Muzaffer Diama; Anadolu’nun Kandilleri Serisi: 15- Hoca Ahmet Yesevî, 16- Mevlâna, 17- Yunus Emre, 18- Ahi Evren, 19- Hacı Bektaş Velî, 20- Akşemseddin, 21- Azîz Mahmûd Hüdâyî, 22- Nasreddin Hoca, 23- Hacı Bayram Velî, 24- Şeyh Edebâli

    En İyi Meşguliyet Kitap Okumaktır

    Okuyup yazmayı ilkokula başlamadan öğrendim. İlk okuduklarım, yolcuların üzerinde bir şeyler yedikten sonra trenin penceresinden attığı eski gazete sayfaları oldu. Demiryolu boyundan toplar, düzeltip okurdum. Bulduğum bir spor sayfasıysa sevincime diyecek yoktu! Tren geçerken “Gazete, gazete…” diye bağırıp el sallamalarımız işe yaramadı. Çünkü hiç kimse tam sayfa, yeni bir gazeteyi pencereden atmadı.

    Okuduğum birleştirilmiş sınıf, tek derslikli ilkokuldaki küçük tahta kitaplıkta çok az kitap vardı. O iri yazılı kitaplardan hatırladıklarım; Ali’nin Atı, Selma’nın Topu, Kınalı Kuzu, Uçan Sepet, Uçan Halı… 

    Beş yılda dört farklı öğretmende okuduk. Bir öğretmenimizin para toplayıp yirmi kadar masal-hikâye kitabı alması hâriç, öğretmenlerimizin özel anlamda kitap okutma çalışması olmadı. Belki o küçük tahta kitaplığı kitapları alan öğretmenimiz yapmıştı.

    İlkokuldan sonra verdiğim iki yıl aranın ardından gittiğim ortaokul ve lise yıllarında da okumaya teşvik edildiğimi olumlu-olumsuz birkaç hatıra dışında pek hatırlamıyorum. Bunlardan birisi rahmetli Süleyman (Koçyiğit) Hoca’dan. Sınıf, orta bir; ders Din Dersi ya da Ahlak Bilgisi. O zamanlar iki ayrı ders hâlinde. En son Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi oldu. Bizim değişim sevdamız var. Öğretmenimiz dersin başında “İsteyen cebindeki 25 kuruşa kadar olan bozuk parayı masaya bıraksın.” dedi. Gönüllü-gönülsüz herkes cebindeki 5, 10, 25 kuruşluklardan masaya koydu. Eksik kısmı öğretmenimiz tamamladı. Tamamı üç buçuk lira parayı avucuma koydu, gazeteci Ahmet Can’ın kırtasiyesinden Raif Cilasun’un Haram Lokma adlı kitabını satın alıp getirmemi istedi. Heyecanla sınıfın kapısından fırladım, çarşıyı boyladım. Parayı verdim, kitabı aldım. Koşar adımlarla geri döndüm, sınıfa daldım. Aldığım kitabı öğretmenime verdim. Öğretmenim kitabı aldı, evirip çevirdi. Şöyle sayfalarını karıştırıp “Bu kitabı herkes okuyacak, önce sen!” diyerek elime tutuşturdu. Kitabı ben okudum, diğer arkadaşlarımın okuyup okumadığını bilmiyorum. Mustafa (Uzun) Hoca’nın hediye ettiği 1400. Yılında Hicret (A. Nar) kitabı ve daima elinde gördüğüm süreli yayınların da beni okuma konusunda teşvik ettiğini söyleyebilirim.

    Yine birkaç arkadaşın gayretiyle ikinci sınıfın başında para toplayıp suntadan bir sınıf kitaplığı yaptırdık, kırk-elli kadar kitap topladık. Ertesi sene bizim kitaplıktaki kitaplar buharlaşmış, kendisi de okulun hizmetlileri için temizlik malzemesi dolabı olmuştu.

    Birkaç kez ödev için İlçe Halk Kütüphanesine gittim. Her defasında oradaki memurdan azar işittim. Kitaplara dokunma, yerinden kalkma, dolaşma, konuşma! Sonrası malum, oradan ayağım kestim.

    Lise yıllarında ise Harun (Karakuş) ve Ömer (Yaraşır) hocaların teşvikleri oldu. Mesela Necip Fazıl’ın O ve Ben’ini Harun Hoca’m sayesinde okudum. Yine o dönemde Erzurum’da edebiyat okuyan Nazmi ağabeyi vardı. Fakat onun tavsiyeleri genelde İslami ideoloji kitaplarıydı. Yahu yeteri kadar masal, hikâye, roman okumamış birisi için bu kitaplar ağır olmaz mıydı? Onu düşünen kim? Lisede zengin bir kütüphanemiz de yoktu. Kütüphanemizin genel muhtevası birkaç ansiklopedi çeşidi ve mevzuat kitaplarından ibaretti.

    İlçede üç kırtasiye vardı. Az miktarda da olsa sol görüşlü kırtasiyecinin dükkânında kültür kitabı bulunur, diğerlerinde olmazdı. Bir gün bana Osman Zeki Soyyiğit’in küçük bir tercüme kitabını hediye eden kırtasiyeci Haydar abiye gider, kitap ismi söylerdim. O “Kaç kişi alacak?” diye sorardı hemen. “Sadece ben” deyince ellerini yana açar, “Bir kişi için kitap getiremem.” olurdu.

    Öğretmen dayımın camekânlı küçük bir vitrin/kitaplığı vardı. Biraz korkudan, biraz da seviyeme uygun olmadığını düşündüğümden olsa gerek o kitaplara sadece bakmakla yetindim.

    Lise yıllarında alanımla ilgili dini kitaplar (Mesela: İslam Dini / A. Hamdi Akseki) okuduğumu gören bir vatandaşın “Aman, zihnini bulandırmasın!” uyarısı yaptığını hatırlıyorum.  Peki, kendisi kitap okuyor muydu? Okuduğum kitabın ne olduğunu biliyor muydu? Sanmam.

    Bir de gazetelerdeki yeni kitap ilanlarından seçtiğim kitapları belli miktar ödemeli sipariş edip arkadaşlarımın da uygun fiyata sahip olmalarını sağlıyordum. Kendi kârım neydi? Bedavaya gelen bir kitap ve posta parası. Ticaretten anlamadığım o zamandan belli. İyi müşterilerimden bir arkadaşımın “Sayende pek çok kitabım oldu.” sözü hâlâ kulaklarımda.

    İlkokul, ortaokul, lise yıllarında bilinçsiz, düzensiz, metotsuz bir şekilde ağır aksak okuduğum kitapların okuma ve yazma kültürü kazanmamızda elbette faydası olmuştur. Ancak iyi örneklerle, düzenli, bilinçli ve metotlu okumuş olsaydım çok daha faydalı olurdu diye düşünüyordum.

    Okuma-yazma konusunda asıl sırrı rahmetli anacığım keşfetmiş olmalı ki beni okuyup-yazarken gördüğünde bazen “Oğlum, o kâğıtlar (kayatlar) karın doyurmaz, çık şu malımıza bak!” derdi. Ah be anacığım! Kayat’la kastettiğin anlamda okuma-yazma meselesi gerçekten karın doyurmuyor. Şükür ki, okuyup yazma merakım sayesinde bir iş sahibi oldum. Hâlâ fırsat buldukça okumaya çalışıyorum ama alt yapının, özellikle ilkokul yıllarından itibaren çok sağlam olmadığını da biliyorum. Ortaokul ikinci sınıfta başlayan yazma hevesi ise bir uzun hikâye. Çeyrek asır önce “Kitabın her baskısı için matbaaya ve diğer işlere defaten ücret ödüyorsunuz da yazarına niye ödemiyorsunuz?” dediğimde “Bu işin piyasası böyle” demişti ilgili kişi.  Beğenmiyorsan yeme. Onun gibi. Yani her baskıda kâğıda, baskıya, değiştiyse kapağa, boyaya, cilaya… Her şeye para verilir ama eser sahibine verilmez. O bu işi yapmış ve bir defaya mahsus karşılığını da almıştır. Anlayış bu. Her şeyin defaten bir karşılığı var ama duyguların, düşüncelerin, emeğin karşılığı bir defaya mahsus. Bu pencereden bakınca okuyup yazmanın (istisnaları elbette vardır) bir kıymeti var mıdır ve bu kıymet ne kadardır? İnce bir soru.

    Bu uzun girizgâhtan sonra gelelim asıl konumuz okumaya. Okumak; bilgiye, öğrenmeye, kültüre, yeni ufuklara yol almaktır. Okuyan insan, aydınlanan ve aydınlatacak olan insandır. Okuma, gözlem ve düşünceyle birleştiğinde duygu, düşünce ve hayal gücü zenginleşir. Yazmak için çok okumaya ihtiyaç vardır.

    Okumanın önemini “Güneş dünyayı, kitap insanları aydınlatır.” sözüyle vurgulayan Cemil Meriç, kitap sevdalısıdır. Onun okuma alışkanlığı sayesinde edindiği kazanımlar karşısında üniversitedeki hocaları acze düşmüş, derslere devam etmesine gerek olmadığını söylemişlerdir. Okula gitmesine gerek olmayan Meriç de kendini tamamen okumaya verir. Eline geçen parayı kitaba harcadığından bir uzatma kablosu bile alamaz. Görmesi iyice zayıflayınca masanın üzerine koyduğu sandalyede kitabını okumaya devam eder.

    İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Âkif de çocukluğundan itibaren çok okuyan yazarlarımızdandır. Mahir İz onunla ilgili gözlemini, “Benim duyguma göre onun en büyük zevki okumak ve yazmak idi…” diye ifade eder. Ord. Prof. Dr. H. Ziya Ülken, kitap okurken uyumamak için ayağını su dolu bir kovaya sokar. İmam Mâlik, okumaktan uzak kalmamak maksadıyla tuvalet ihtiyacını azaltmak için az yiyip içer. Günlerini okuyup yazmakla geçiren İbnü’l-Cevzî, hayatı boyunca yirmi binden fazla kitap okur. “Not almadan okumak, okumamak demektir” diyen H. Süha Gezgin’in aldığı notları ciltletip sakladığı söylenir. Ali Emirî Efendi’nin, İ. Hakkı Baltacıoğlu’nun, İ. Hakkı Konyalı’nın, İbnü’l-Emin Mahmut Kemal’in, İbni Sina’nın, Fatih’in, Abdülhamid Han’ın, Ö. Nasuhi Bilmen’in kitap okuma hikâyeleri kayda değer hikâyelerdir.

    Osmanlı’da çok okuyanlara “muhibb-i kitab” (kitap âşığı) denirdi. Günümüzde “kitapsever, bibliyofil, kitap dostu, okumayı seven, kitap sevdalısı, kitap kurdu” gibi isimler/sıfatlar veriliyor. Öğretmen-öğrenci, ebeveyn-çocuk, büyük-küçük, çok tahsilli-az tahsilli fark etmeden bu isimleri/sıfatları taşımaya ihtiyacımız var.

    Artık kitaba ulaşmak kolay. İyi kitaplar okunmak istiyor. Üstelik pahada ve yükte hafif. Kapıya kadar geliyor. Bütün mesele planlı, programlı, bilinçli, nitelikli bir okuma serüveni başlatmak. Evimizde, işimize gidip gelirken, yolda, okulda, seyahat ederken, dinlenirken elimizde bir kitap olmalı. Niçin? Okumak için. Niçin? Yeni neslin kitap okuma alışkanlığı kazanması için. Üstelik projeye falan ihtiyaç kalmadan. Kendi okuma projemizi kendimiz yapalım. Soylu bir eyleme girişelim. Çünkü okumak insanı erdem sahibi yapar, yüceltir.

    Sözün özü: Okuma üzerine ben de bir söz söyleyeyim, yazımı bal eyleyeyim. “Okuyan insan düşünür. Düşünen insan yorumlar. Yorumlayabilen insanın buluş gücü artar, sorun çözme becerisi gelişir.  Buluş gücü artıp sorun çözme becerisi gelişen insan hayatta başarılı olur.”

    Yerli-yabancı yazar, şair, düşünürlerden seçtiğimiz on sözü de son söz niyetine yazımıza ekleyelim, kitap ve okumanın önemini iyice belleyelim.

    • “Hayat kısa, yapılacak çok iş var. En iyi meşgale kitap okumaktır.” (A. Süheyl Ünver)

    • “Kendileriyle baş başa kaldığınız zaman en riyasız sevgiyi göreceğimiz tek varlık, galiba, kitaplardır.” (N. Sami Banarlı)

    • “Okumadığın gün karanlıktasın.” (Nuri Pakdil)

    • “Kitaptan değil, kitapsızlıktan korkmalıyız.” (Cemil Meriç)

    • “Bir insanın değeri, okuduğu kitapların değeri ile ölçülür.” (H. Spencer)

    • “Gençlerini kitapla beslemeyen milletlerin sonu acıdır.” (Ovidius)

    • “Kitaplar, soğuk ama güvenilir dostlardır.” (V. Hugo)

    • “Kitapsız bir ev, ruhsuz bir vücuttur.” (Ciceron)

    • “Kitapsız yaşamak; kör, sağır, dilsiz yaşamaktır.” (Seneca)

    • “Rabbim, bana kitap dolu bir evle çiçek dolu bir bahçe ver.” (Konfüçyüs)

    Mustafa USLU

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    1. Murat Başar dedi ki:

      Kaleminize sağlık üstad. Benim de geçmişimi yadetmemi sağladıniz.

      1. Tuba Ödemiş dedi ki:

        Her cümleniz bir altın değerinde, kaleminize sağlık değerli hocam. Bu güzel anektotları bizlerle paylaştığınız için teşekkür ederiz. Okuyan insan düşünen insandır dediniz, okuyan düşünen ve üreten bir toplum olmamız umut ve ümidiyle…

      2. Öğün dedi ki:

        Takvim yaprakları, gazete parçalarıyla başlayan okuma alışkanlığı… Ne güzel

    2. Müesser İsabetli dedi ki:

      Gönlünüze sağlık kıymetli hocam. Kaleminize kuvvet…Çok isabetli tespitlerle konuya açıklık getirmişsiniz. Çok teşekkürler…

    3. Tuba Ödemiş dedi ki:

      Her cümleniz bir altın değerinde, kaleminize sağlık değerli hocam. Bu güzel anektotları bizlerle paylaştığınız için teşekkür ederiz. Okuyan insan düşünen insandır dediniz, okuyan düşünen ve üreten bir toplum olmamız umut ve ümidiyle…

    4. Bilal Yıldızlı dedi ki:

      Hocam o zamanlar bu günkü gibi gençlere yönelik sayılı yazarın romanları dışında islami kitaplar yoktu. Ya da Anadolu da o kitaplara ulaşmak oldukça zordu. Ben ilkokul 1.sınıfa başladığımda akşamlaarı dedem Kara Davut u getir derdi ben okurdum evdekiler dinlerdi. Bu gece de İslam tarihinden okuyalım dediği zamanlar zamanlar mutlu olurdum Hayati Ülkünün kalın cildini kapar gelirdim. 3 Ciltlik İrşad kitabını da ilk okulda sesli olarak akşamları okuduğumu hatırlıyorum. Menkıbelerle İslam Meşhurları diye 3 ciltlik bir kitabı da ilkokulda sesli okumuştum. Bazen de dedem okurdu. Ben dinledim. Ama bu kitaplar ilkokul seviyesinde yazılmamıştı Ama başka da yoktu onlar vardı onları okuyorduk. Ben bu kitapları sanırım birkaç sefer okumuştum. Kütüphanede size dokunma demişler. Bende il halk kütüphanesine sıkça giderdim. Ama ne isteyeceğimi de bilmiyorum. Kütüphanede kitapları göremiyordum. Bir koca dolap orada çekmeceler. çekmeceyi çekiyorsun. Uzun hem de up uzun çekmeceler çekmece içerisinde bir uzun demir çubuk çubuğa takılı kağıtlar. Kitabın adına göre listelerin olduğu dolap bir tarafta yazarın adına göre bir başka duvarda kutuları karıştırıyoruz. ismi hoşumuza giden bir kiyabı forma yazıp memura uzatıyoruz. Sonra bir kenara geçip bekliyoruz. 15-20 dk sonra kitap asansörü tagur tungur iniyor. Sandık gibi birşey üst kat ile alt kat arasında gidiyor geliyor. Kitaplar geldi. Tek tek isimler okunuyor. Senin istediğin geldi ise alıp bir masaya geçiyorsun. Hoşuna gider mi sana göre mi bilmem. Oradan aldığım kitapların çoğunu 10-15 sayfa okuyup iade etmiştim. Bana göre değillerdi. Belki de araştırmacılara göre idi. O kütüphanedeki kitapları hep merak etttim. Belki yüzlerce kez oraya gittim yüzlerce kiabın isimini yazdım karıştırdım ama malesef kütüphanedeki kitapların dizili rafları hiç göremedim. Size dokunma deselerde en azından kütüphaneyi görmüşsünüz. Hocam kitaba ulşamanın zorlukları sizde kitap sevdasını daha çok körüklemiş. Bu yazıyı okurken o kadar çok hatıra gözümde canlandı ve tozlar arasından gün yüzüne çıktı ki saysam sayamam Allah sizlerden razı olsun

    5. Harun Karakuş dedi ki:

      Mustafa Hoca’m sizin yaşadıklarınızı bizim kuşak biraz daha ağır yaşadı desem hilaf-ı hakikat olmaz. Aramızda fazla bir yaş farkı da yok. Sizler belki bulunduğunuz bölge itibariyle belki farklı sebeplerle bir tık daha iyisiniz. Siz tren görmüş, trenden atılan gazete vesâire görmüş ve okumuşsunuz. Bir de lisede Türkçe öğretmeni olan amcanız vardı. Bizler bütün bunlardan da mahrum idik. Ama hepsi bu kadar.
      ‘Okumak üzerine’ yazınızı okuyunca beni ta 1960’lı yılların başlarına götürdünüz. İlkokula 1964’te başlamıştım. Kendi köyümüzde okulumuz yoktu. Dolayısıyla bir saatlik mesafedeki komşu köyümüzde okumuş idim. İlkokulun ilk 4 yılı bitince bizim köylüler bir kulübe yaptırdılar o yıl kendi imkânlarıyla. Sizin de belirttiğiniz gibi birleştirilmiş 5 sınıftı. Çünkü imkânlar kıttı, öğretmen birdi, sınıf tekti. Toplam öğrenci sayısı ise 21’di. Son sınıfı kendi köyümde okudum. 5. Sınıfta da sadece ben vardım.
      Benim de zaman zaman hep aklıma gelir bu kitap meselesi. Yine sizin elinizden az da olsa birkaç kitap gelmiş geçmiş birkaç öğretmeninin sayesinde. Gerek ilkokulda gerek ortaokulda ‘şu kitabı al da oku’ diyen bir öğretmenim oldu mu, hatırlamıyorum.
      Ancak orta 2. Sınıfta Türkçe dersimize giren meslek dersleri öğretmeni (demek ki kâfi derecede Türkçe öğretmeni yoktu ki dersimize girmişti. Hatta bu hoca ile alakalı hiç unutmuyorum 1971 muhtırasında içeri alınmış ve 21 gün askeri kışlada tutuklu kalmış fen bilgisi dersimize giren bir öğretmenimiz vardı Ali Taşkın adında. Bu hocamız dersinde de fevkalâde başarılı, halim selim, çok mülayim bir insandı. Solcu deniliyordu, gominist diye konuşuluyordu öğrenciler arasında. Ne demekse solculuk, komünistlik? Biliyor muyduk çocuk aklımızla?
      İşte bu Ali Taşkın hocamız, “neden Türkçe dersine bir meslekçi giriyor?” diye tenkit ederdi? Bir mesai arkadaşı tarafından derste öğrencilerin huzurunda tu kaka yapılmasını anlayamıyordum. Öğretmenler arasında klikler oluşturulduğunu nereden bilebilirdim ki? Bu Türkçecimiz Adana Tufanbayli ilçesinin bir köyünden Mansur Moğol idi.
      Bu hocamız Hekimoğlu İsmail’in Minyeli Abdullah kitabının özetini çıkarmak üzere ödev vermişti. O kitabı aldığımda o kitabın kokusunu hâlâ hatırlarım. Asla unutmadım. Hiç kitap okumamış biri olarak nasıl özet çıkaracağımı bilmiyordum. Baştan sona da okuyamadım.
      İkincisi ise lise 3. Sınıfta Afyonkarahisar’ın Çay ilçesinden Ali Çelikbaş Hoca’mız, Mehmet Kaplan’ın Nesillerin Ruhu kitabını tavsiye etmişti. Buna ise hiç başlayamadım ve okuyamadım.
      Nasıl okuyayım ki? Sütten henüz kesilmiş bir çocuğa etli bir yemek vermek neyse bizimki de o misali. Hani sizin de “İlkokul, ortaokul, lise yıllarında bilinçsiz, düzensiz, metotsuz bir şekilde ağır aksak okuduğum kitapların okuma ve yazma kültürü kazanmamızda elbette faydası olmuştur. Ancak iyi örneklerle, düzenli, bilinçli ve metotlu okumuş olsaydım çok daha faydalı olurdu diye düşünüyordum.” diye belirtiğiniz gibi daha ilkokulda bir hikâye akabinde bir roman okumamış biri nasıl okusun bunları diye hep hayıflanmışımdır. Hâlâ âh ü vâh ederim.
      Ama olsun o yıllarda okuyamadım ama ne kitapları ne de hocaları unuttum. Demek ki ellerinden o geliyordu.
      Minyeli Abdullah’ı 80’in ortalarında, Mehmet Kaplan’ın Nesillerin Ruhu kitabını da ancak 2010’lu yıllarda okumak nasip oldu. Onun için unutmadım edebiyat öğretmeni Ali Çelikbaş’ı. Kimdi bu Ali Çelikbaş?
      2016 yılının Ağustos ayında ayağım Afyonkarahisar’a düşmüştü. Dönüşte Çay’a uğradım. Nasip kısmet oldu Ali Çelikbaş Hoca’mı buldum ve elini öptüm. Eli öpülesi bir insandı. Çok mu çok güzel ders anlatırdı. Sınıfta çıt çıkmazdı da sinek uçsa duyulurdu adeta. Öyle bir sürükleyici, öyle bir anlatış tarzı vardı ki insanı mest ediyor, insanı kendin alıp götürüyordu. Vaktin nasıl geçtiğini bilmezdik. Allah selamet versin, hayırlı ömürler nasip etsin. Şahsiyetli, onurlu, örnek alınacak bir insandı.
      On yıl kadar oluyor Konya İHL mezunu elli beş yaşlarında bir arkadaş anlatmıştı. Otoriter, astığı astık, kestiği kestik, çok döven bir öğretmeninden bahsetmişti. İşte bu anlatıcı da iyi bir dayak yemiş o hocadan. Bilmiyorum imam hatip de okuyup da dayak yemeyen öğrenci var mı? Bir kişi varsa o da sizsiniz Mustafa Uslu Hoca’m. Bugün ne iseniz dün de böyle halim selim biriydiniz. Yani sonradan kemale ermediniz. Ben sizi öyle hatırlıyor, öyle biliyorum.
      O yıl mezun olanlar her ay otururlarmış. Bir hayli de kalabalıklarmış bir oturmalarında. Neyse işte bu toplantılarından birinde o hocayı da çağırmışlar, o da gelmiş. Tabii, öğretmenleri emekli olmuş, yaş yetmişi bulmuş.
      Lafın bir yerinde hocaya hitaben “Hocam, beni haksız yere dövmüştünüz. Size hakkımı helal etmiyorum” diye serzenişte bulunmuş.
      Şimdi bu hikâyeleri anlatmama iki sebep var. Biri sizin yazıda belirttiğiniz benimle alakalı anekdot, diğeri de hocanın öğrencisine verdiği “Ulan çocuklar, ne biliyorduk ki? Bizler dayak yiyerek büyüdük ve okuduk. Gördüğümüzü uyguladık. Bir şey mi biliyorduk?” demiş olması.
      Hani yazınızda benden bahisle benim seviyenize uygun mu, değil mi diye düşünmeden “Necip Fazıl’ın O ve Ben”i vermiş olmam.
      Yahu Mustafa Hoca’m bizler bir okuma disiplininden geçmiş değildik ki, seviyenize münasip kitap verelim. Öyle olmayınca işte böyle garip durumlar tezahür ediyor.
      Güzel bir yazı olmuş Mustafa Hoca’m. Adeta ülkemizin dününe bir not düşmüşsünüz. Ülkenin dünü ve bugününe dair gelecek nesle bir kayıt bıraktınız. Teşekkür ederim.
      İyi ki varsınız. Elinize kolunuza sağlık. Allah’ım size sağlık ve afiyet, güç ve kuvvet versin; versin de kaleminiz yazmaya devam etsin. Dua ve temennim budur.

    6. Nevin Aslan dedi ki:

      Ne güzel anlatmışsınız Mustafa hocam. Kitap okumanın güzelliğini, her sayfanın kıymetini, her cümlenin her hikayenin anlamını dile getirmişsiniz. Kendimi hatırladım. Arkadaşlarım harçlıklarını her gün harcarken ben hep kitap almak için biriktirir; haftada 5-6 kitap okur geceleri uykusuz kalmayı tercih ederdim 🙂 Ayaklı kütüphane diye lakap takmışlardı bana. Ancak sizin ifade ettiğiniz muhibb-i kitab denilmesini tercih ederdim 🙂

      Yazılarınızın devamını dilerim…

    7. Tuğba Berber dedi ki:

      Teşekkürler hocam.