“(Türk) İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalyan ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza mahkemeleri usulü yasasınca yargılanan, Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.” Uğur Mumcu
Sosyal medyayı meşgul eden konulardan biri ünlülerin cenaze namazıdır. Hayatta iken İslam dini, Allah, peygamber ile ilgili söylediklerine veya isnat edilen rivayetlere bakılarak kişilerin cenaze namazı için camiye getirilmemesi, rahmetle anılmaması konusunda çok sayıda mesaj yazılıyor. Buna karşılık, ölen ölmüş biz üzerimize düşeni yapalım, zaten ölünün ardından kötü konuşulmaz diyerek cenaze namazının kılınması, dua edilmesi doğrultusunda mesaj yazanlar da oluyor. Ahmet Leventoğlu, Filiz Akın, Metin Uca, Gülriz Sururi, Volkan Konak ve en son Sırrı Süreyya Önder gibi ünlülerin ölümü üzerinde böyle tartışmalar oldu.
Allah’ın rahmeti elbette geniştir. Ünlülerin cenaze namazına ve ardından okunan rahmet duasına itiraz edenler gerekçe olarak o kişilerin hayatta iken ateistliklerini itiraf ettiklerini, ölünce dini tören istemediklerini dolayısıyla bu tercihlerine saygı duyulması gerektiğini söylüyor. Ateistliği bilinmeyen bazılarının İslam dinine ve onun itikadi esaslarına hakaretlerini söz konusu ederek onlara Müslüman muamelesi yapmayı itiraz edenler de var. Doğrusu bu itirazları tartışmak gerekir. Çünkü dini bilgi ve uygulamalar onları doğruluyor. Din bu konuda kişileri başı boş bırakmamış, tercih hakkı vermemiştir.
Herkesin kolaylıkla ulaşabileceği bilgilere göre Hz Peygamber, intihar eden birinin cenaze namazını kılmamıştır. Allah’a ve resulüne inanmayan münafık, kafir ve müşriklerin cenaze namazına katılması, mezarlarının başında durması yasaklanmıştır. “Onlar için yetmiş defa tövbe etsen de Allah o duayı kabul etmez sen gene de durma ve onlar için dua etme” diye âyet gelmiştir. ( Tövbe s. 84)
Durum bu kadar açıkken bir Müslümanın Allah’tan ve Peygamberden daha merhametli olması beklenemez, düşünülemez. Çünkü bu da Allah’ın bir emridir. Yani Müslümanlar, Allah’ın rahmetini kullardan esirgiyor değildir. Kendini Allahın rahmetinden müstağni gören kişileri akıbetleri ile baş başa bırakmak demektir bu.
Bu bilincin kaybolduğu anlaşılıyor ki birtakım insanlar ben rahmet okuyayım da ne olursa olsun duygusu ile hareket ediyor. Böylece ‘hoş görülü’, ‘anlayışlı insan’ kategorisine girmek istiyorlar ki dini bilgiler bunun doğru olmadığını söylüyor.
Cenaze namazı ve rahmet okuma konusu yeni değil. Geçmişte de bazı kişiler için yapılan bu tartışmaların basında da yer aldığını biliyoruz. Mesela izdiham vb sebeplerle toplumun genel katılımına açılmayan, belli sayıda kişilerin katılımı ile Dolmabahçe Sarayında kılınan Mustafa Kemal’in cenaze namazı böyledir. İlk önceleri kılınıp kılınmadığı konusunda bazı spekülasyonlar yapılmış, kılınmadığına dair yanlış bilgi yayanlar cezalandırılmış bir cenaze namazıdır bu. (Hakan Albayrak bu konuda bir yazısından dolayı hapis yatmıştır.)
Görüldüğü gibi toplumun hassas noktalarından biri olan cenaze namazının kılınması da kılınmaması da bir mesele olmuştur, olmaktadır. Toplumu geren en tartışmalı cenaze namazı Yargıtay başkanı İmran Öktem’in cenaze namazıdır. Adli yıl açılışında ‘Tanrı’yı insanlar yaratmıştır’ diyerek İslam’ın itikadi esasları ile çelişen Öktem, 1 Mayıs 1969’da ölünce cenazesi Ankara, Maltepe Camiine getirilmiş, cemaat ve imam cenaze namazını kılmak istememiştir. İsmet İnönü’nün müdahalesi ile Yargıtay’dan gönüllü sivil bir kişi tarafından kılınmıştır namazı.
Meşhur romancımız Yakup Kadri, dini merasim (cenaze namazı) istememiş ve ailesi tarafından o şekilde defnedilmiştir. Gülriz Sururi’nin ölümü sessiz sedasız defnedildikten sonra duyurulmuştur.
Filiz Akın, camide cenaze namazı istememiş, bu iş, mezarın başında aile arasında yapılmıştır. Vs.
Uğur Mumcu’nun bahsettiği husus budur. Aslında kişilerin vasiyetine, iman durumuna bırakılsa hiçbir sorun çıkmayacakken; toplum ne der, bir kere başlarsa yol olur, yerleştirilmek istenen laiklik, dinsizlik olarak algılanır gibi sebeplerle ateistliği, deistliği, Marksistliği, (dinsizliği) ile bilinen kişiler cenaze namazı istememesine, yakılmak veya benzeri işlemler için vasiyet etmesine rağmen aile ve çevre baskısı, otorite yönlendirmesi ile camiye cenaze namazına getirilmiştir. Burada başka bir sorun çıkmıştır. Cenaze yakınları kendi kılmadıkları namazın Müslümanlar tarafından kılınmasını beklemiştir. Alev Alatlı’nın Viva La Muerte romanında anlattığı gibi cenaze yakınları cami duvarına yaslanıp sigara içerken, cenaze namazını Müslümanlar kılmaktadır. Müslümanların cenaze namazını kılmaması suç haline getirilmiştir. Uygulamadan da biliyoruz ki musallaya getirilen cenaze hakkında imam, bu kişinin mümin, muvahhid olduğuna şahitlik eder misiniz diye üç kere sorar. Çünkü Allah müminlerin şahitliğini kabul eder. O zaman soralım. Cami cemaati ateist, deist, Marksist olduğunu söyleyen birinin mümin ve muvahhid olduğuna nasıl şahitlik edebilir? Bu hem yalancı şahitliktir hem kendi inancını hafife almaktır. Hiçbir ateist, Müslümanları bu duruma düşürmemeli, Müslümanlar da bu gayriciddi duruma eyvallah etmemelidir.
Cenaze namazı erkeklerdeki sünnet (ameliyat), ezan, minare gibi İslam’ın şeairindendir (ayırt edici özellik). Bundan dolayı geçmiş zamanlarda uzak şehirlerde ölüm olursa dini belli olsun ve Müslüman mezarlığına defnedilsin diye yolcular ceplerinde doksan dokuzluk tespih, namaz takkesi vb şeyler bulundurmuştur. Cenaze namazı hâlâ bu ayırt edici özelliğini korumaktadır. Çünkü cenaze namazı günümüzde kişilerin Alevi, Sünni, gayrimüslim olup olmadığını göstermektedir. Zira artık laikiz, dini inancından dolayı kimse yadırganmamakta, herkes inancını veya inançsızlığını açıkça söylemektedir. Sadece F. G’nin ABD’deki cenazesinde bu esprinin dışına çıkılmıştır. Çünkü F. G’nin cenazesine hiçbir dinde olmayan, “özel anlamlı” karma karışık bir inanç ve ritüel hakim idi. Cenaze namazı geçmişte gayrimüslim olduğu sanılan kişilerin Müslüman olduğunu da göstermiştir. Çünkü kişi gayrimüslim iken
Müslüman olduğunu vasiyetiyle açıklamıştır.
Bu özgürlüğe rağmen ateist, Marksist vs kişilerin ailesi ve yakınları tarafından cenaze namazının kılınıp mevlid cemiyeti düzenlenmesi gösteriyor ki laik kesim aslında mahalle baskısı altındadır ve hatta en çok baskı o çevrede vardır. Dinden uzak, dine karşı hayat sürmesine rağmen kimse dinsiz olarak ölmek ve öldükten sonra dinsiz muamelesi görmek istememektedir. Bu, ne olur ne olmaz anlayışının bir dışavurumudur. Dini hoşgörüden yararlanma ülküsü de denilebilir. Kimse inancında, inançsızlığında samimi değil de denilebilir. İsim vermeye gerek yok, son yıllarda sessiz sedasız ölen birçok meşhur kişi var ve toplum onları hep Müslüman olarak bildi. Mezhep, meşrep veya inançsız olduklarını ölünce öğrendi. Sosyal medyadaki dolaşımları saymazsak aslında milletimizin kahir ekseriyeti tarafından bu durum hiç olumsuz karşılanmamıştır. Bu hoş karşılama, laikliğin değil, dinin sağladığı bir anlayıştır. Çünkü bu toplum farklı inançlarla ilk defa karşılaşmıyor. Osmanlı tecrübesi buna benzer olaylarla doludur.
Tuhaf olan; ateist, deist, Marksist kesimin dinden bir türlü vazgeçememesidir. Bu ve benzeri kesimler kendileriyle çelişme pahasına dinî ritüllerden vazgeçememekte ve üstelik bu tutarsızlıklarını dindarlara ve dine âlet etmektedir.
Bunun en tipik örneğini Füsun Özbilgen, Semiha Berksoy’un Anıları’nda, (S. 165-166) anlatmaktadır. Şöyle diyor :
“Nâzım Hikmet dinsiz, ateist. Bunu bilmeyen mi var. Daha 1920’lerde yazdığı bir şiirle bunu kendisi ilan ediyor. “Kara Kaplı Kitap Kitap-ı Mukaddes” isimli şiirinde haykırıyor Nâzım:
“Çalışan esirlere İsa, Musa, Muhammet
Sade bir satır dua bir tütsü buhar verdi.
Masal cennetlerinin yollarını gösterdi.
Ne beş vaktin ezanı, ne Anjelüs çanları
Zincirinden kurtardı yoksul çalışanları.”
Fakat en yakını, ona âşık olan Semiha Berksoy, Nâzım Hikmet öldüğünde, 40’ında Samsun’da mevlit okutmuştur.
«Semiha’nım anlatsana şu mevlidin öyküsünü! Nerden çıktı Samsun? Nâzım dine inanmazdı, ardından mevlit okutmak da nereden aklına geldi.» dedim.
Semiha o günlerde Devlet Tiyatrosu ile birlikte turnede Samsun’da sahneye çıkıyor. Nâzım Hikmet’in 40. ölüm günü 12 Temmuz 1963. O gün Samsun’da, deniz kenarında, Selçuklular zamanında yapılmış 730 senelik Hoca Hayrettin Camii’nde mevlit okutmaya karar veriyor. «Tabii mevlidin Nâzım Hikmet için olduğunu söyleyemedim» diye anlatıyor. Kaldıkları Otel Vidinli’nin kâğıdına yazılı bir de mevlit daveti çıkarıp gösteriyor. Davet şöyle:
«Büyük Türk mütefekkir vatanseverleri için. Sanatkâr ve turnede bulunan bütün görevli arkadaşlara. 12 Temmuz Cuma günü saat 13.30’da büyük Türk mütefekkir ve vatanseverler için Hoca Hayrettin Camisinde okunacak mevlüd ü şerife sanatkâr ve turnede bulunan bütün arkadaşların teşrifleri rica olunur. Semiha Berksoy.”
Mevlidi 134O’ta Yunanistan Drama’dan mübadele ile gelmiş Hoca Selahattin Şengören okumuş.
Yazar cümlesini şöyle tamamlıyor:
“Semiha, Samsunluların Yalı Camii dedikleri deniz kıyısındaki eski caminin parmaklıklı camlarının önünde bir de mevlitten fotoğraf çıkarıp gösterdi. Nâzım’ın kırkı çıktığında okunan mevlidin hikayesini böyle şaşkınlıkla dinledik.”
TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin de Moskova’da Nazım’ın mezarını ziyaret etmiş ve ruhuna Fatiha okumuştu. Birkaç gazeteci tarafından şiddetle tenkit edilmiş ve Nazım’a gösterilen bu
Müslüman muamelesi reddedilmişti.
Mehmet Ali Şahin’in Fatiha okuması, Berksoy’un Mevlid okutmasına benzemez. Çünkü M. A. Şahin, imamlık yapmış bir İmam Hatip Lisesi mezunudur. Kimin cenaze namazının kılınacağını, kime rahmet okunacağını bilir, bilmesi gerekir. Dini kurallar siyaseten esnetilemez.
Özetle kimsenin dini inancı ile ilgilenmiyoruz fakat biz de Nazım’a ve onun gibi inançsızlığı seçmiş kişilere Müslüman muamelesi yapılmasını reddediyoruz. Din oyuncak değildir; kafire, münafığa, müşriğe Müslüman muamelesi yapamayız; çünkü yukarıda geçtiği gibi din bu konuda Müslümanlara tercih hakkı tanımamıştır. Hiçbir Müslüman Allah’tan ve peygamberden daha merhametli değildir. Dolayısıyla herkes nasıl kendi inancına göre yaşadı ise yine kendi inancına göre defnedilmelidir ve bu konuda Müslümanlardan bir hizmet beklenmemelidir.
Başlığa dönecek olursak; bir nihilist olan Cahit Sıtkı Tarancı, otuz beş yaş şiirinde cenaze namazına “musallada saltanat” der.
Evet, cenaze namazı saltanat olabilir. Ancak tabutta yatan kişi de cenaze namazı kılanlar da Müslüman, mü’min olursa…Yoksa o saltanat, eza olur.
Kâmil Yeşil