Sofra kurulmuş, Arafat meydanına…
Rahmet kapıları sonuna kadar açılmış.
Kardeşlik sofrasına oturmasını bilen ümmete nimetler sunuluyor. Kiminin tabağında “mağfiret” kiminin tabağında “ahiret”. Kim ne isterse ona, istediğinden veriliyor. Kimi kulluğuna kulluk katmaya oturmuş bu sofraya, kimi ise hâlâ ”dünyalık” sipariş ediyor; mevki, makam, menfaat!
Bu sofra kalabalık.
Kutlu davet, Yüceler Yücesinden.
Davet sahibi ayırmamış gelenleri. Renk, dil, soy, ırk, zengin, fakir, makam, mevki gözetmemiş. Beyaza bürünen misafirler gün gelince ahirete kurulacak sofranın provasında.
Belde kutsal, ayak izi var nebilerin.
Sofrayı kuran Hz. İbrahim ve sevgili oğlu İsmail.
Dua, dua yalvarıyorlar yaradana; ”Rabbena tegabbel minna inneke entes-semi’ul-alim,” nidaları yükseliyor. Makamını bırakıyor ayrılırken.
Bir ayak sesi geliyor az öteden. Oğluna koşan, Hacer annenin ayak sesi bu. Arayış içinde… Bu kutsal arayış, kurulacak sofraya zemzem taşıyor.
Sofranın kurulduğu meydan dünün, bugünün, yarının şahidi.
Bu meydan Hz. Hacer’in tevekkülüne şahit. Öyle bir tevekkül ki; Faran Dağlarında kucağında çocuğu, dağın ortasında kendini bırakıp gitmeye hazırlanan, “Böyle yapmanı Allah mı sana emretti?” sorusuna, “Evet” diyen eşine, “Öyleyse Allah bizi zâyi etmez!” cevabını veren bir kadına, Hacer’e ait.
Bu meydan Hz. İbrahim’in duasına şahit. Eşi ve çocuğunu göremez, uzaklığa erişince yalvaran bir babaya. Rabbine yönelen, onları âlemlerin Rabbine emanet eden ve hac yolculuğunu bize miras bırakan Hz. İbrahim’e.
Bu meydan Hz. İsmail’ in teslimiyetine şahit. Allah’ın izni ile babasının dönüp Kâbe’nin duvarlarını örerken, kendisinden taş isteyeceği günden habersiz, annesinin su bulup dönmesini bekleyen bir oğula. Vakti geldiğinde “Ey Rabbimiz! Bunu bizden kabul et. Çünkü sen çok iyi bilen, çok iyi işitensin!” diyerek süt yaşında annesiyle bırakıldığı dağların eteğinde, babasıyla inşa edeceği Kâbe’nin belki de hasretini duyan bir oğula.
Hz. İsmail’e…
Ve meydanı dolduran yüz bin sahabeye şahit.
25 Zilkade Cumartesi günü Medine’den yola çıkan, Zulhuleyfe´de ihrama giren, hem hacca hem umreye niyet eden 30.000 sahabeye, yolda eklenenlerle yaklaşık yüz bine ulaşan mahşeri kalabalığa şahit. On gün süren kutlu yolculuğun sonunda, 6 Zilhicce Salı günü telbiyelerle Mekke’ye girenlere. Sadece onlara mı? Arife günü sabah namazını Mina’da kıldıktan sonra Arafat’a hareket eden sevgililer sevgilisine. Güneş tepe noktasına gelince devesi Kusva’nın üzerinde muhteşem bir konuşma yapan sevgili Peygamberimize… Yüz binlere, onların şahsında ümmetine seslenen Hz. Muhammed Mustafa’ ya… Devesi üzerinde akşama kadar vakfe yapan o kutlu Nebi’ye…
Sofra en kıymetli ikramlara şahit. Hayatının her yılı için bir deve kestiren Nebi’ye. Ve ilkini kendisi, diğerlerini Hz. Ali’nin kestiği bu altmış üç kurbanla kurulan sofraya.
Sofra şahit. Hem de ne şahit. O gün, “Ey müminler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp, uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Peygamberinin sünnetidir,” vasiyetini her gelene hatırlatıyor. Demek ki mebrur haccın yolu, bu emanete sahip çıkmaktan geçiyor.
Bu sofraya oturanlar “mağfiretle” bismillah, “marifetle” elhamdülillah diyorlar. Mağfiret edilenler de mutlu, marifet ile hemhal olanlar da. Bu sofra, sofra sahibine karşı “edebi” öğretiyor, sofraya oturanlara “hoşgörüyü”. Sofradan kalkanlara “hamd ve şükrü”. Davetiye ulaştığı halde gelemeyenlere “hasreti”, daha önce gelenlere “özlemi”, orda bulunanlara “vuslatı”. İhsan ve ikram dalga dalga yayılıyor bu sofrada.
Evet. Bugün gönül hanemiz hüzünlü. Zira sofra orada, biz burada. O kutlu nebilerin el açtığı sofradan mahrum kalmamak adına yalvarıyoruz yaradana: “Ey Rabbim! Bu gün o sofraya oturan misafirlerin haccını ‘mebrur’ kıl; bize de Arafat sofrasında nimetler lütfettiğin mebrur haclar nasip et.“