12 Mart 1921’de İstiklal Marşımızın, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilişinin 105. sene-i devriyesinde; İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u rahmetle anıyorum.
İstiklal Marşımız, milletimizin vatan sevgisini, bağımsızlık aşkını, Kurtuluş Savaşı’ndaki millî mücadele ruhunu, bağımsızlık tutkusunu, sarsılmaz azim ve iradesini anlatan; millî birlik ve beraberliğimizi simgeleyen, kahraman ordumuza ithafen M. Akif Ersoy tarafından kaleme alınan bir millî mutabakat metnidir.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında maruz kaldığımız emperyalist işgal ve istilaya karşı verdiğimiz bağımsızlık mücadelesinin derin izlerini taşıyan; yorgun ve bitkin bir millete iman, ümit, azim ve heyecan aşılayan; var ya da yok olma noktasına geldiğimiz bir anda bir milletin işgale ve sömürüye meydan okuyan direniş ve yeniden diriliş destanıdır.
Millî Mücadele yıllarında; mücadeleyi destanlaştırmak, Kurtuluş Savaşı’nın millî bir ruh ve heyecan içerisinde kazanılmasına destek sağlamak amacıyla Maarif Vekâleti tarafından 1921 yılında İstiklal Marşı için bir güfte yarışması tertip edilmiş ve yarışmaya 724 şiir katılmıştır. Ancak şiirin son teslim tarihi olan 23 Aralık 1920 tarihine kadar gelen şiirlerin güfteleri arasında Maarif Vekâletince İstiklal Marşı olabilecek bir eser bulunamamıştır.
Nakdî mükâfat vaat edilmesi sebebiyle M. Akif Ersoy müsabakaya katılmamıştır. Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey’in kendisine yazdığı 5 Şubat 1921 tarihli davet mektubuna istinaden Akif: “Ben mebusum, müsabakaya iştirak edemem, ancak yazarım.” diyerek fikrini değiştiren; başından beri Millî Mücadelenin içinde yer alan, yerli ve millî bir şahsiyet olan Mehmet Akif Ersoy, Ankara’daki Taceddin Dergâhı’nda akşamın karanlığında; Türk Ordusuna hitaben yazmaya başladığı, muhtevasında; “din”, “devlet”, “millet” ve “vatan”; istiklal, hürriyet, bayrak, sancak, aile, mabet, ezan, şehitlik gibi millî ve manevî değerlerin yer aldığı şiirini sabahın aydınlığında tamamladıktan sonra Maarif Vekâletine teslim etmiştir.
Akif’in yazdığı şiir, sadece bir şiir değil, milletimizin geçmişte yaşadıkları; acılarını, fedakârlıklarını, hayallerini, kahramanlıklarını, ideallerini; yediden yetmişe bir milletin ortak duygularını, inanç ve medeniyet değerlerini ihtiva eden; ruhları coşturan bir hamaset ve belagat abidesidir.
Müsabaka için ön elemeyi geçen yedi şiir Meclis’in 12 Mart 1921 günkü oturumunda tartışmaya açılmış, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey tarafından M. Akif Ersoy’un şiiri okunduğunda; şiirin her mısraı heyecan ve coşkuyla milletvekilleri tarafından ayakta alkışlanmıştır. Verilen takrirler oylandıktan sonra diğer şiirler değerlendirmeye alınmadan Mehmet Akif Ersoy’un şiiri 12 Mart 1921 günü Millet Meclisi tarafından Millî Marşımız olarak kabul edilmiştir.
Milletimizin ruhuna tercüman olan, Meclisin kabulüyle de resmî bir mahiyet kazanan İstiklal Marşımız, verilen takrir üzerine Maarif Vekili tarafından Meclis kürsüsünden tekrar okunmuş; şiirin her mısraı defalarca ayakta alkışlanmıştır.
Marşın kabulünden sonra Meclis muhasebecisi Necmettin Bey, kanunen müsabakayı kazanana verilecek olan 500 lira nakdî mükâfatı M. Akif Ersoy’a vermek istemiş ancak Akif, “Ben müsabakaya girmedim.” diyerek reddetmiştir. Ancak muhasebecinin, kanun metninde mükâfatın kazanana verileceği yazılıdır, sizin marşınız kabul edilmiştir, bu para sizindir, Meclis kasasında kalamaz şeklindeki ısrarı üzerine Akif Bey, ödül olarak kendisine verilen 500 lirayı almayıp; İstiklal Marşı’nı yazmak için şart koştuğu şekilde; Hilal-i Ahmer bünyesinde kadın ve çocuklara iş öğreten ve cepheye elbise diken Dar’ül Mesai vakfına bağışlamıştır.
Oysaki o günlerde fakr u zaruret içinde hayatını idame ettirmeye çalıştığı hâlde Akif’in böylesine büyük bir ödülü elinin tersiyle itmesi, onun şairliğinin yanında duygu yüklü örnek bir şahsiyet oluşunu da ortaya koymuştur.
İstiklal Marşı sıradan bir şiir olmadığı gibi; Kurtuluş Savaşı’mızın kan ve gözyaşını, iman, ümit ve azmini, ordumuzun kahramanlığını derin coşku ve heyecanla dile getiren M. Akif Ersoy da sıradan bir şair değildir. Onun için Akif; vatan şairi, iman şairi, İslam şairi, umut şairi, millî şair gibi pek çok hak ettiği sıfatlarla anılmıştır.
İstiklal Marşımızın hangi duygular içinde kaleme alındığını bilmek için İstiklal Marşımızın yazıldığı günlerde ülkemizin içinde bulunduğu şartların çok iyi bilinmesi gerekir. İstiklal Marşı; imparatorluk davasına son verdiğimiz, Sevr Antlaşması’yla ordumuzun dağıtıldığı, vatanın parçalandığı, Rumeli’nin kaybedildiği, İzmir’in, Bursa’nın Yunanlılar tarafından işgal edildiği; düşman ordularının Ankara’ya doğru ilerlediği, hatta hükümet merkezinin Kayseri’ye naklinin bile düşünüldüğü bir dönemde; Türk milleti ölüm kalım mücadelesinin tam ortasında iken kaleme alınmıştır.
“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.”
Dizeleri ile başlayıp,
“Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl”
dizeleri ile son bulan İstiklal Marşımız ile ilgili düşüncelerini anlatan Mehmet Akif Ersoy: “O günler ne samimi ne heyecanlı günlerdi. Fakat bir gün bile ümidimizi kaybetmedik, asla ye’se düşmedik. Zaten başka türlü olabilir miydik? Ne topumuz vardı ne tüfeğimiz… Fakat imanımız büyüktü. O şiir, milletin o günkü heyecanının kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz… Onu kimse yazamaz… Onu ben de yazamam… Onu yazmak için o günleri yaşamak lazım…” Allah bize bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın!” ifadelerine yer vermiştir.
Akif sadece bir şair ve bir düşünür değil, aynı zamanda yazdıkları ve düşündükleri ile özdeşleşen, sözü sözüne, özü özüne uyan bir iman ve ahlak abidesidir. Akif; “gözler önünde yok edilen bir neslin feryadı, parçalanan İslam ümmetinin sancılı çığlığıdır.” O, İslam dininin yok ediliş sürecinde varoluş mücadelesinin önde giden akıncısıdır. O, halkın sesini Hakk’ın sesine dönüştüren mana âleminin aynasıdır. Akif; memleketin en karanlık ve buhranlı günlerinde fakir, silahsız, cephanesiz, mutsuz ve umutsuz bir millete umut aşılayan umut şairidir.
Akif, İstiklal Marşı’nda vücut bulan duygu ve düşüncelerini bir hamaset duygusu içerisinde kaleme almamıştır. Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği ve Anadolu’nun iç isyanlarla çalkalandığı bir zamanda; ulaşımın çok zor şartları içerisinde Anadolu’yu adım adım dolaşmıştır. Kastamonu’nun, Balıkesir’in merkez, kasaba ve köy camilerinde, vatan savunmasına, düşmana karşı birlikte savaşılmasına dair yaptığı ateşli vaaz ve konuşmalarda; “Aziz Cemaat! Bugün bizden istedikleri ne filan vilayet ne filan sancaktır. Doğrudan doğruya başımızdır. Boynumuzdur. Saltanatımızdır. Devletimizdir. Dinimizdir. İmanımızdır!
Ey Müslümanlar, sizden ruhtan histen eser yok mu? Ne zamana kadar bu zillete tahammül edeceksiniz? Lanet olsun! O zelilane hayata ki sahibini dünyada sefil, ahirette rezil eder. İman demek zillet demek değildir. İman; taarruza, tecavüze, hakarete tahammül etmek değildir. İman izzetle yaşamak, izzetle ölmektir. Bizden evvel gelip geçen müminleri mahşerde yüzümüze tükürtmeyelim! Hayat bizim için yaşanan bir utanç olmasın!
Âlem-i İslam bugün pek büyük tehlike karşısında bulunmaktadır. Her Müslüman için bu tehlikenin def’i farz-ı ayındır. Evet, biz dinimize, hukukumuza tecavüz ettirmeyeceğiz! Bize saldıranlara; silahımız yoksa dişimizle, yumruğumuzla hücum edeceğiz. Allah’ın nurunu söndürmeye kıyam eden ağızları bu yumruklarla tıkamaya çalışacağız.” şeklinde milletimizin ruhunda fırtınalar koparmıştır.
Onun için Akif’i anmak yetmez, onu anlamak lazımdır. Onu anlamak için de doğumundan ölümüne kadar geçirdiği bütün hayatını içine alan bir iman abidesinin nazma bürünmüş şekli olan Safahat’ını iyice tetkik etmek gerekir. Çünkü Safahat’ta; ağlayan, üzülen, acıyan, dertlenen, sevinen, kızan, isyan eden, koşan, konuşan, tartışan bir kahraman vardır. O da Akif’in kendisidir. Akif, sefalet ve yoksulluk içinde kıvranan halkının dertleriyle dertlenen, Müslüman Türk milleti gibi düşünen, Müslüman Türk milleti gibi yaşayan bir ahlak abidesi ve rol model bir Müslümandır.
İçinde bulunduğumuz çağda gönül coğrafyamızda toprakları işgal edilen; soykırıma, etnik temizliğe; açlıkla ölüme maruz bırakılan İslam milletinin, şartlar ne olursa olsun; Hakk’tan yana olan, haksızlık karşısında susmayan Akif’in İstiklal Marşı’nda ifade edilen azminden, cesaretinden, birleştirici ve bütünleştirici kişiliğinden ders alarak; örselenen ruhlarımızın yeniden diriltilmesine, işgal edilen toprakların yeniden kazanılmasına ihtiyaç vardır. Çünkü İstiklal Marşımız sadece yazıldığı çağ için değil, çağlar ötesinde yaşayan mazlum ve mağdur milletler için de adeta bir kurtuluş reçetesidir.
Yazımı Mithat Cemal’in Akif ile ilgili şu tespiti ile tamamlamak istiyorum. Mithat Cemal şöyle diyor: “Akif hayatımın 33 senesidir. Bu 33 senede o, bir tek defa bile bayağı olmadı. Onun iç yüzüne baktığım vakit gökyüzüne ve denize bakar gibi ferahlardım. Sonra 63 senelik hayatını öğrendim; bu ne berrak 63 senedir. Siyah ve pis tek bir dakikası yoktur.” “Dalkavukluk etmeyen adam gördüm; fakat dalkavukluktan hoşlanmayan adam görmedim. Bunun bir istisnası vardır: O da Akif’tir.” demektedir.
İlk kabul edildiğinde coşkuyla ayakta okunan ve ayakta dinlenen İstiklal Marşımız; 105 yıldan beri yine coşkuyla ayakta okunmakta, yine ayakta huzur ve huşu içinde dinlenmektedir. Yurt içinde ve yurt dışında resmî kurumlarımızda, kışlalarımızda, kalelerimizde ay yıldızlı bayrağımız onun şiiriyle dalgalanmaktadır. Kıyamete kadar da böyle olacaktır.
Ancak hayatını ve İstiklal Marşı’nı milletine adayan Akif’imizi hastalığında ve vefatında yalnızlığa terk ettiğimiz için ona karşı mahcubuz! İstiklal Marşımızın kabulünün 105. yılında “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmayı nasip etmesin.” diyen İstiklal Marşı Şairimizi ve istiklal şehitlerimizi rahmetle anıyorum. Ruhları şad, mekânları cennet olsun.
11.03.2026 – Mustafa Kır