eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Prof. Dr. Ahmet Kavas

1964 yılında Samsun’un Vezirköprü ilçesinde doğdu. 1982 yılında Amasya-Merzifon İmam-Hatip Lisesinden ve 1987 yılında ise Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun olduktan sonra 1989-1996 yılları arasında Türkiye Diyanet Vakfı Bursuyla gittiği Paris’te Afrika ülkelerinden Libya üzerine 1991 yılında yüksek lisansını ve Mali Cumhuriyeti üzerine ise 1996 yılında doktorasını tamamladı. 2006 yılına kadar kısa adı İSAM olarak bilinen İslam Araştırmaları Merkezinde araştırmacı olarak çalıştı, bu arada 2002 yılında doçent unvanı aldı. 2006-2011 yılları arasında da İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde İslam Tarihi öğretim üyeliği yaptı, 2009 yılında ise Profesör unvanı aldı. 2008-2011 yılları arasında Afrika ile ilgili konularda Başbakanlık Müşavirliği görevinde bulundu. 2011-2013 yılları arasında İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişikler Bölümü Siyasi Tarih Anabilim Dalında öğretim üyeliğini sürdürdü. 2013-2015 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk defa büyükelçilik açtığı Afrika ülkelerinden Çad Cumhuriyeti’nin başkenti Encemine’de büyükelçilik görevi yaptı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde 2015-2019 yılları arasında dekanlık yaptı. 2020 yılı Haziran – 2023 yılı Şubat ayları arasında ise Senegal’in başkenti Dakar’da Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği görevinde bulundu. 2025 yılı Haziran ayında T.C. Dışişleri Bakanlığı merkez büyükelçiliği görevinden emekliye ayrıldı. Halen İstanbul Ticaret Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesinde Dekan ve aynı fakültenin Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak ilim hayatına devam etmektedir. Özellikle Afrika üzerine araştırmalar yapmakta olup bu alanda yayınlanmış kitapları, makaleleri ve İslam Ansiklopedisine yazdığı maddeleri bulunmaktadır. Fransızca, Arapça ve İngilizce bilmekte olup evli ve üç çocuk babasıdır.

    İnsanlık İngilizce’nin Oyuncağı mı?

    Geçtiğimiz bir asır içinde dünya dili deyince hemen “İngilizce” akla gelir. Bir kişi eğer hayatında belli bir eğitim alıp da geleceği için velev ki bir adım dahi ilerlemekistediğinde “önce İngilizce öğrenmek zorundasın, sonra ne istersen onu öğren” cümlesi ile karşılaşmaktadır. Pazarlama işine mi gireceksin, uluslararası ticarete mi heveslendin, bir fikrin varsa bunu ne kadar değişik ortamda yaymak mı istiyorsun, hele de akademik bir unvan mı almak mı istiyorsun, tüm engellerin başı olan İngilizce’yi aşacaksın, ki ardından ne arzu ediyorsan onu yapabilirsin. Nice insanlarınbüyük fedakarlıkla bu dili öğrenmesi bir yana, istisnaları hariç neredeyse tüm ülkeler vatandaşlarına bunu öğretebilme uğrunabüyük servetler harcıyorlar. İçlerinde başaran da var bir türlü istediğini alamayan da. Türkiye gibi yeryüzünde benzerine az rastlanır bazıları ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, hatta her yıl milyonlarca dolar harcasalar da, velhasıl ne yapsalar fayda etmiyor, vatandaşları bu dili bir türlü istenilen seviyede öğrenemiyorlar, belki de öğrenmek istemiyorlar. Bunu kabiliyetsizlikle izah etmenin gerçekle alakası yok.

    Kimse çıkıp da bir kere merak dahi etmiyor bile, nedir şu bir türlü öğrenemediğimiz İngilizce’nin aslı. Elbette ki bazı alan araştırmalarında hiç te yapılmıyor değil. Onlarınki iseniye bir türlü öğrenilmediğinin tespitinden öteye geçmeyince bir kıymeti de yok. Eğer öğrenilemiyorsa mutlaka özel sebepleri vardır ve onları da ciddiye alalım ve bu kadar ısrara gerek yok diyene henüz pek rastlanmadı. En basit anlamıyla dünya dilleri arasında insanlık aleminin farklı dillerle gerek kendi yurtlarında, gerekse başka coğrafyalarda geçirdikleri tarihi süreçlere bakmak lazım. Bir de nereden çıktı bu İngilizce diyen olmadığı gibi, bugün dünyanın anadili dışında öğrenilen yabancı dil sıralamasında açık ara önde olmasını gerektiren özel sebepleri sorgulamak kimsenin derdi de değil. Mesele sadece iyi İngilizce bilen başarılı bir siyasetçi, ilim âlemine devamlı katkı sağlayan bilim adamı, sanatta zirveye ulaşan birisi, şaheser veren bir yazar mı olmaktır. Öyle olsa genelde İngilizlerin ve Amerikalıların çoğu tüm alanlarda ipi göğüsler, bütün zorluklara rağmen bu dili tüm ayrıntıları ile kavrayabilen yabancı milletlerin kabiliyetli evlatları ise onları çok geriden takip ederler. Ama ne sadece İngilizler veya ABD’deki dildaşları tek başlarına bu ipi göğüsleme kabiliyetine sahipler, çünkü mesele sadece dil değil, onun vasıtasıyla asıl becerileri hangi alanda ise onu göstermeleridir, ne de bu dili beynine nakşedenler uğruna nice servetlerini ve ömürlerini tükettikleri kaç kişisi bu yolda arzu ettiklerizirvelere ulaşabilmiştir.

    İngilizce’nin Kökeni

    “Nedir bu İngilizce’nin kökeni” derken acaba bu dilin tarihçesini merak eden var mı demeden edemiyor insan. Epeyce ayrıntısına vakıf nice akademisyen bile yalnızca bir iki cümle kurabiliyor. Acaba kaç kişi bu dile “English”, ülkeye “England”, ya da “Britanya” dendiğini “ağyârını mâni, efrâdını câmi” şekilde merak edip cevap verebilir. Dile verilen “English” ismi, ülkeye konulan “England” kelimesinden daha mı eskidir? Bugünkü Danimarka ve Almanya’nın kuzeyinden M.S. 4. yüzyılda güç eden Angles (Anglos), Saxons ve Jutesisimli üç Cermen (Alman) kabilesinin adından hareketle 1000’li yıllarda ülkeye Englaland, yani “Angloların ülkesi”adı ortaya çıkmış. Diğer iki kabileye göre bunlar daha güçlü vaziyette öne çıkınca konuştukları dilin adı da bunlara atfedilerek ortaya çıkmış. Önce dile “Anglisc” veya “Anglish” demişlerse de bu dilin en eski çağında adı “Englisc” denilmeye başlanmış, yazıdaki “e” sesli harfi ise “i” sesli harfi olarak telaffuz edildiğinde söylerken ağızdan “Ingland” veya “Inglish” olarak duyulmaktadır.

    Büyük Britanya Krallığı England’ı Unutturdu

    Fransızlar ise bu ülkeye “Angleterre” demektedirler. Fransızca’da “ülke, toprak” anlamındaki “terre” kelimesini, “land” kelimesi yerine kullanmaktadırlar. Günümüzde dünyanın farklı bölgelerinde toplumların kökenlerini araştırıp onları ayrıştıran çalışmalar yapan İngilizleri anlamak oldukça zordur. Zira şimdilerde Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı olarak ifade ettikleri ülkelerine, düne kadar Büyük Britanya diyorlardı. Kuzeyde İskoçlar da dahil bir araya gelseler de kendilerine tek kalemde “İngiliz”denmesinden hoşlanmıyorlar, hala 229 bin km2’liktakımadaları üzerinde milli bir millet kimliği oluşturma konusunda aciz durumdalar. Britanya Adaları dendiğinde ancak bağımsız İrlanda da bu takımadaların içinde yer alıyor.Büyük Britanya denince İngiltere (England), Valler (Wales) ve İskoçya (Scotland) üçlüsü; Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı dendiğinde ise İrlanda hariç Man Adası da aralarına dahil olup bu birlikteliği sağlıyorlar.              

    Anadolu İnsanı İngilizce’de Neden Başarısız

    Anadolu topraklarındaki Türk toplumu başta İngilizce olmak üzere bir yabancı dili kendi meramını anlatacak kadar dahi olsa öğrenemediği için devamlı eleştirilmektedir. Dikkatlerden kaçan en önemli ayrıntı aslında sömürgeciliği velev ki yüzeysel bile olsa hiç tatmamaları ile alakalıdır. Tarihleri boyunca kendilerine bir dil lazım olmuşsa öğrenmesi gerekenler onun gerekli eğitimini almışlar, sadece kendilerine değil Mevlana gibi Farsça yazdığı Mesnevisi ile bugün İranlılar’ın bile zevkle okuduğu eserini vermiş, Zemahşeri ise Keşşâf isimli Arapça tefsiri ile Arapları hayran bırakmış. Tarih boyunca uygulandığı üzere sömüren devlet bilhassa idaresine aldığı bir başkasının dilini öğrenmez, sömürülen devlet de kendi dilini sömürgeciler gittiğinde istese bile öğrenemez. Türkler ise tarih boyunca bu kurala uymamış, uymayacaktır da. İslâmiyeti kabulleri ile birlikte ilk tanıdıkları dil Farsça olmuş, onu yeni dinlerini kavramada bir vasıta olarak öğrenen ilim ehli kimselerle, devlet adamları dışında nice kıymetli kitaplar yazsalar bile kendilerine konuşma dili yapmamışlardır. Aynı şekilde Arapça duydukları saygı karşısında da benzeri bir tavır sergilemişlerdi. Muhafaza ettikleri dillerini en fazla ihmal ettikleri bir zamanda bile İran Türklerinde olduğu gibi Şehriyar Haydar Baba isimli uzun şiirini yazarak anasını, atasını hem kendisi, hem de tüm soydaşlarına hatırlatmıştı. Türkçe binlerce yıllık tarihine altın harflerle yazdırdığı şanlı devletleri kadar dünyanın en saygın birkaç dilinden birisi olma şerefini sığdırmıştır. Ama bunu Roma gibi başkalarının üzerine baskı uygulayarak yapmamıştır. Zira dünyanın batısının gördüğü ilk büyük imparatorluk olan Roma genişlediği her yerde Latince dışında bir dilin yazılıp okunmasına müsaade etmemişti.

    Türkçe: İngilizce’nin Son Kurbanı mı?    

    Bir bilim dili olarak geçmişi birkaç asır öncesine gitmeyen bugünkü İngilizce sadece son bir asır içinde dünyayı kasıp kavurmakta, nice köklü dillere diz çöktürmekte, çoğunu mezara gömmekte ve de kural tanımamaktadır. Kimse “bu dil de nereden çıktı, biz bunu niye öğrenmek zorundayız”sorusunu sormak yerine “biz bu dili niye öğrenemiyoruz, kim bize bu dili adam gibi öğretecek” diye hayıflanmaktadır. Bir makama gelmek mi istiyorsun, o makamın mesleki tecrübesinden önce “İngilizce bilmiyorsan imtihana bile giremezsin, tüm bildiklerin ve becerilerin sende kalsın”engeliyle karşılaşıyor. Gizli, ama bir o kadar da kendisi dışındakileri yok edici özelliği ile ilme vurulan en güçlü şartı, yani İngilizce öğrenme zorunluluğu neredeyse aşılamayacak kadar sağlam temeller üzerine oturtulmuş. Zaten dili bilenler önce bir tarafa seçildikten sonra, geriye kalanların mesleki bilgi ve beceri anlamında birikimine bakmaya bile gerek kalmıyor. Kimliğini İngilizce’de boğmuş olan bir avuç seçkin tercihli olarak istediği yeri kolayca kapıyor, ama bu defa makamı hakkıyla idare edecek ehliyette aralarından birisini bulmak imkânsızlaşıyor. Mesele de İngilizce ile yapılacak bilim değil, sadece onu ya İngiltere, ya da Amerika aksanı ile konuşmaktan ibaret kalıyor. Akademisyen çok mutlu İngilizce’deki seviyesi ile. O halde İngilizce, Türkçe fark etmez hangisinde güçlüysen onunla, Türkçe veya İngilizce bir makale ver dendiğinde içinden çıkamayacağı girdaplara giriyor. Sonuç ise fiyasko, ne onunla, ne bununla başarabiliyor. 

    Afrika’nın, Amerika’nın, Asya’nın birçok bölgesi en az bir asırdır tüm vaktini İngilizce’yi, öğrenme, öğretme, içtimai hayatın merkezinde yegâne uğraşıya dönüştürmüş durumdadır. Geçtiğimiz asrın İngiltere’si tüm servetini, askeri gücünü ve ihtirasını bugünkü İngilizce’ye olan hayranlığı hâkim kılmak için uğraşsa kesin her coğrafyada geri teperdi. Ciddi itirazlarla karşılaşırdı. Bugünün insana bir yere gelmenin, az veya çok zengin olmanın, itibarlı olmanın yolunun İngilizce’yi çat pat da olsa konuşmadan geçtiği doğrudan veya dolaylı fark ettirildiği anda kendi dili, dini, örfü, adeti velhasılı kendine ait neyi varsa büyük bir süratle terk edip illa da bu dilde var olmamücadelesini peşinen kabullenir hale geldi.

    İngilizce’ye Biçilemeyen Değer

    Atalarımız bugünleri görseler kahırlarından mahvolurlardı. Torunlarının İngilizce eğitim için ailelerinin tüm birikimlerini harcamalarına, ömürlerini tüketmelerine, tüm değerlerinden kendilerini koparan sürece girmelerine akıl sır erdiremezlerdi. Bu dili en az bir buçuk asırdır başlangıçta sınırlı sayıda kişi ile, şimdilerde ise tüm fertleriyle öğrenmek zorunda kalan Hintliler, Pakistanlılar, Bangledeşliler, Araplar, Afrikalılar, Avrupa kökenli olmayan Amerikalılar kaç beynelmilel yazar, şair çıkarmışlardır. Bir gün çıkaracaklar mıdır? Yoksa hiç çıkaramayacaklar mıdır? Buna gerek var mıdır? İngilizce artık bir dil öğreniminden çıkarak uluslararası bir ticaret aracı olmuş, kurs açan, kitap basan, orada burada imtihan yapan, özel ders veren, yazan, çizen herkes buradan kazanır olmuş. Aslında derinliği olmayan bir dilde istese de başarılı olamayacağı için kalabalıklara dalıp gerisini, ilerisini düşünmeden bugünü kurtarmaya bakıyor. 

    İbn Haldunlar Varken İngilizce Yoktu

    Nice İslam âliminin çağında olduğu gibi Mavlâna’nın, İbn Rüşd’ün, İbn Arabi’nin, İbn Haldun’un yaşadıkları çağlarda İngilizce diye bir ilim dili henüz yoktu. Roma dayatması yazı dilinin Latince olduğu, İngiltere krallığında ise resmi tüm mekanlarda sadece Fransızca’nın zorunlu konuşulduğu, bugünkü İngilizce’yi andıran dilin ise halk arasında gündelik bir anlaşma dilinden öteye geçmediği biliniyor. Eğer bugün bu büyük İslam âlimlerini anlamak, onların eserlerinden istifade etmek için, daha doğrusu isimlerini anmak isteyince İngilizce’ye abanacaksak vay geldi halimize. Zira onlar hayattayken bugün uğruna servet döktüğümüz İngilizce hem konuşma, hem de yazı diliolabilmek için çırpınıyordu. Cermen lehçeleri ile henüz 15. yüzyılda bile yazılı kültürü olmayan Fransızca’nın sırtında İngiltere adasına taşınmaya devam eden Latince’nin, hatta onun da ceplerine sıkışarak girmeyi sürdüren Yunanca’nınteknesinde yoğrulmaya çalışılan bir hamurdu. Anglo-Saksonlar ne yapsalar bir türlü Ortaçağ’ın güçlü dilleri arasında yer alamıyorlardı. 

    İbn Sinâlar, Farabiler, Mevlanalar, İbn Arabîler, İbnHaldunlar hala dünyayı aydınlatmaya devam eden eserleri kaleme alırlarken henüz bir edebi dile dönüşemediği için onların adını bile duymadığı bir dili son bir asırda allayıp pulladılar dünya dili diye aleme yutturmaya çalışıyorlar. Günümüzde Avrupa’ya, Amerika’ya ilim öğrenin diye gönderilen nice bin talebe sadece İngilizce öğrenmenin gururuyla ve onu sadece dilinde değil, evinde, ocağında, işinde, aşında, okulunda, üniversitesinde, siyasetinde baş tacı etmek için tüm ömrünü tüketiyor. Neyse ki tüketilen bu ömürlere, harcanan servetlere rağmen İngilizce Türk milletinin ne diline girdi ve konuşma dili oldu. Olamayacak ta.Ne de beynine girip yazı diline dönüşecek. Fakat İngilizlerden daha fazla bazı Türklerin daha çok ömür tüketecekleri kesin. Bir şeyi ya bilinçli, ya da fazla üzerinde durmadan İngilizceyi büyüttükçe öğrenme kabiliyetlerinin azaldığını fark etmedikleridir. Birisi çıkıp da büyütmeyelim şu barbar Cermen toplumlarının basit, sıradan dilini diyene kadar bu kabullenilmişlik devam edecek görünüyor. İnsanlık tarihi boyunca her millet kendine lazım olan öğreniyor, öğretiyor da zaten. Körpe dimağların beynine analarının ak sütü gibi helal dilleriyle hem dünyalarını, hem de maneviyatlarını aydınlatan nesiller İngilizce’den önce yetişti, onsuz da yetişecek, yetişmek zorunda.

    Nereden çıktı bu İngilizce? Fransızca’nın Neyi Olur?

    Roma İmparatorluğu Akdeniz havzası gibi bugünkü İngiltere ve İrlanda’nın bulunduğu adalara da Sezar zamanında M.Ö. 55 yılında çıkıp yıkıldığı M.S. 5. yüzyılın ortalarına kadar idare etmiş. Öncesinde buraya bugünkü Fransa tarafından Kelt (Celtes) ve Galya (Gaulois) toplumları gelip yerleşmiş ve kendi dillerini konuşurlardı. Adalara Pretani adını vermişlerdi. Romalılar Avrupa’nın kara kısmına Romania, karşısındaki adalara da bu ismi az değiştirerek Britania demişlerdi ve imparatorluğun batıdaki en uç noktası olarak fazla değer de vermemişlerdi.

    Sezar Fransa’daki Galya bölgesine gelince burayı Belçika (Belgique), Kelt (Celtique) ve Akiten (Aquitaine) adıyla üç ayrı eyalete ayırmıştı ve her biri kendi lehçesini konuşurken hepsine sadece Latince yazmayı şart koşmuştu. Galyalılar bir türlü yerel dillerinden vazgeçmediler ve M.S. 4. yüzyılda bile kendi aralarındaki iletişim dili Latince değildi. Roma’nın baskısıyla Latince en yaygın hale geldiği 5. yüzyılda imparatorluk ise siyasi olarak çökmeye başlamıştı. Kilise gittikçe güçlenirken Roma’nın iktidarını sarsıyor, ama Latince’nin varlığını giderek artırmasına katkı sağlıyordu.     

    M.S. 7. yüzyılda bugünkü Danimarka, Norveç, İsveç ile Finlandiya’dan İskandinavyalılar ile özellikle Almanya’nın kuzeyinden beş Cermen kabilesi Britanya adalarına kalıcı olarak ayakbastılar. Bunlar Anglos, Saxons, Frisons, Jutes ve Frenkler ile diğer soylardan kabilelere mensuptular. Bizim şimdi İngiliz dediğimiz millet yakın geçmişe kadar ülkelerine “England” diyordu, yani Angloların ülkesi. Almanlar da aynı kelimeyi kullanıyor. Fransızlar “Angleterre”, İspanyollar “Inglaterra” ve İtalyanlar ise “Inghilterra” diye telaffuzediyorlar ki biz de Araplar gibi galiba bu sonuncusunu tercih edip “İngiltere” demekteyiz. 

    Latince, Avrupa’da Fransızca, İtalyanca ve İspanyolca’nın oluşmasına öncülük etmiş. Dilbilimci BrunotFerndinand’ın dediği gibi bu üç dil antik dönemdeki annesi İbranice, büyükannesi ise Yunanca olan Latince isimlianneden doğan üç kız kardeştir. Bizde Türkçe’nin bilhassa dilbilimi açısından geçmiş tarihini bilmemiz çok eleştirilir, büyük bir eksiklik deriz. Oysaki öğrenmek için kendi dilimizden çok daha fazla vakit ayırıp tüm benliğimizi verdiğimiz Fransızca’nın, İngilizce’nin ve daha nicesinin son bin yıllık bilinen tarihinden haberdarız. Halbuki İngilizler, Fransızlar bile dillerinin nasıl konuşma ve yazı diline dönüştüğünü 16. yüzyılda merak eder olmuşlar. Tüm Roma döneminde Latince, kraliyetin nüfuzunun yettiği her yerde resmi dil idi ve sadece bu dil konuşulur ve yazılırdı. Şairler şiirlerini, alimler kitaplarını, din alimleri itikatlarını hep bu dille ifade ederlerdi. Bugün atalarının İbrani, Yunan, Latin ve Kelt karışımından geldiğini iddia ederler. Fransızca da ağırlıklı olarak Roma’nın dili Latince başta olmak üzere yerel Galya(Gaulois), Frenk (Francs) ve Yunan (Grecs) dillerinin gelmektedir. Romalılar ayak bastıkları her yere Latince’yidayatırlar ve onu yaymak için eğitim yerleri açarlardı. Fransızca’da geçmiş asırlarda “enromancer”, yani “romanlaşmak” fiili, “Fransızcalaştırmak” anlamına gelecek kadar içiçe girmiştir. Bugün bir edebi türe verdiğimiz “roman” kelimesi de başlangıçta ve epeyce bir süre Fransızca halk dilinde Latince yazı, çok sonraları ise özel mevcut gelişmiş halini alan edebi eser türü anlamına kullanıldı.

    Batı Avrupa epeyce bir süre medeniyeti temsil eden kısmıyla Romania, onun karşıtı olan güneydeki çevresi olan Kuzey Afrika bölgeleri Barbaria olarak ikiye ayrılırdı. Romalıların konuştuğu dile “lingua romana”, yani Latince, diğerine de “lingua barbara” dendi. Lingua Romana, Roma hakimiyeti olan her yerde yeni dillerin doğmasını sağlarken Kuzey Afrika’da ise İslamiyetin yayılışıyla Arapça karşısında dayanamadı ve yok oldu. Fransa’nın tamamında Ortaçağ’da bu dili yazılı ifade ettiklerine dair en fazla 20 kadar kalıntı varken onbinlerce Latince kalıntıya rastlanmaktadır. Yerel halk arasında konuşulmasa da Romalıların yazıları var, Patua(Patois) denilen yerel dil ise yazılmazsa da 20. yüzyılda bile konuşuluyordu. Gerçi Fransız İhtilali ile köküne kibrit suyu dökülene kadar ülkenin büyük kısmında yegâne lehçe iken bile “Patua konuşmak demek kötü bir Fransızca ile söylemek”demeye eşitti. Kökeni Arapça’dan gelen ve halk ağzında ne dendiği anlaşılmayan dillere genel olarak “şarabiya/charabia” denmekteydi. Yani Patua gibi öz ana dilleri onlar için bir Şarabiya idi. Daha o çağlarda bile mektup yazmak, kitap basmak, taşlara bilgi kazımak suretiyle bir dil aynı zamanda zihinlere de nakşedilmiş olmuyordu. Konuşma dili ile yazı dilinin ne kadar farklı olduğunu anlamak için mezar taşlarına bakmak yetecektir. Halkın anlamadığı dilde yazılanlar sadece oracıkta okunamadan kalıyor. Roma o kadar baskısı idi ki sadece dilini değil, tüm yerleşim yerlerinin adlarını, erkek isimlerini de değiştirmişti, ama Avrupa’da yayılan Hıristiyanlık karşısında ayakta kalamadı. Her ne kadar Barbar kavimlerin saldırısı ile yıkıldı dese de kilisenin manevi nüfuzu, Roma’nın kılıç gücünü kırmıştı. Şimdilerde İngilizce konusunda hemhâl olan nice devletin asırlar sonra soyundan gelenler de bu dilin bir konuşma diline dönüşemeyeceğini, sadece geriye kalan yazılı eserlerle sınırlı kalacağını görecekler.      

    Bugün bir kelimenin aslı nereden gelir merak eder, kökü demek yerine genelde Yunancası “étymon, etymos, étumon” kelimesinden gelen “etimolojisi” nedir deriz. Yani gerçek anlamını öğrenmek isteriz. Acaba bu İngilzice’nin vatanı hakkında neler biliyoruz, hakikati nedir?                          İngilltere’nin kısaca tarihi

    M.Ö. 5. yüzyıl öncesinde bugünkü Fransa tarafından gelen Keltler Britanya adalarına çıkmışlar, toplam 24 kabileden oluşan bu milletin mensupları kendi aralarında farklı lehçeler konuşuyor iseler de zamanla kuzey ve güneyde yaşayanların dilleri epeyce değişmiş. Öyle ki Britanya Keltleriile Fransa tarafındakiler birbirlerini anlamaz hale gelmişler.Sezar M.Ö. 55 senesinde bugünkü İngiltere’nin bulunduğu adaya çıktı, Roma için merkezden en uzakta tecrit edilmiş ve uzak bir bölgeydi. Ancak burayı ne merkeze bağlıyor, ne de sömürgeleştiriyordu. Ölümünden sonra M.Ö. 43 yılında Cladius buraya 40.000 adam çıkararak Britanya’yı Roma’nıneyaleti yaptı. İskoçyalılar Roma’nın gelmesinden rahatsız oldular ve aralarında devamlı mücadele başladı ve İmparator Hadrien M.S. 128 yılında kendi adıyla bilinen 128 km. uzunluğundaki duvarı (Hadrian’s Wall) İskoçya tarafından Barbar kavimlerin saldırılarını önlemek için altı yılda 15 bin kişiyle inşa etti. Aslında bu ayrılık tam 15 asır sürdü ve 1707 yılında kadar İskoçya ile güneyi arasında birlik kurulamadı. Romalıların buraya Latince’yi zorunlu kıldığı dönemde, Bretanyalılar Kelt dilini kullanıyordu. Latince hiçbir zaman yerelleşemedi ve daime yabancı dil olarak kaldı. M.S. 407 yılında Britanya’ya Cermen akımları ile Roma hakimiyetibitti. 7. yüzyılda adada 7 Cermen krallığı vardı ama aralarında ortak konuştukları bir dilleri yoktu. Ada halkı genelde M.S. 6. yüzyıl sonu ve 7. yüzyıl başında Hıristiyanlaştılar. Cermen dili bugünkü İngilizcenin ilk temelini oluşturmaktadır. 

    Fransızlar’ın İngilizce’den nefretinin sebebi

    İngiltere gibi Fransa’nın kuzeyi de İskandinav bölgesinden gelen kavimlerin saldırılarına sahne oluyordu. Vikingler denen önlerine gelen her yeri yakıp, yıkan ve yağmalayan bu insanlara kısaca “kuzeyli adam” anlamında “nordman” dendi, gelip yerleştikleri Sen Nehri’nin Atlas Okyanusuna döküldüğü yere yerleşikleri için buraya Normandiya ismini verdiler. Fransa Krallığı bunların oraya yerleşmesine rıza gösterdi ve Rollon isimli önderleri Normandiya dükü olarak tanındı. Zamanla Hıristiyanlığı kabullendiler, Viking dili yerine Fransa’nın bu bölgede konuşulan lehçesini kabullendiler.

    Rollon’dan sonra yerine geçen oğlu Robert’in bir dericinin kızıyla gayri meşru ilişkisinden olan oğlu Guillaumebabası öldüğünde henüz çocuktu, onun dük olması istenmediyse de o büyüdüğünde dükalığın idaresini ele geçirdi. Dahası İngiltere Kralı Günah Çıkaran lakabıyla anılan Edouard varis bırakmadan öldüğü için, o henüz hayattayken ziyaretine gelen kuzeni Guillaume’a tahtının varisi olduğunu vaat etmişse de İngiltere’nin önde gelenleri derhal HaroldGodwinson’u tahta oturttular. Bunu kabullenmeyen Normandiya Dükü Guillaume 1066’da Birtanya’ya 6/7 bin Normand, Breton, Flaman ve Fransız’ı 1000 gemiye, atlarınıise 400 gemiye bindirerek çıkardı. Kimileri buna Fatih Guillaume derken bazıları da babası belli olmayan anlamında “piç/batârd” Guillaume demektedir. İskoçyalı HaroldGodwinson ile savaşarak onu yendi ve İngiliz beylerinden kurtuldu ve tüm arazilerine el koydu. Bundan böyle İngiltere artık Fransa Krallığının bir parçası, bağımlı toprağı oldu. Ardından çoğu Normandiyalı 65 bin Fransız getirip buraya yerleştirdi. Roma’nın dayattığı Latince’den sonra bunlar da eski Fransızca demek olan Öy Dili (Langue d’Oeil) konuşuyorlardı ve bunu yerli İngiliz halkına dayattılar. 20 yılda Anglo-Sakson burjuvaziyi yok ettiler. 1087 yılında Fransa tarafına geçip kraliyet ile savaşa tutuştuysa da yenildi ve aldığı yararlarla öldü. Ancak Normandiya’da kalan oğlu Robert ile Londra tarafındaki varisi arasında başlayan Normandiya dükünün kim olacağı konusunda taht kavgası 1204 yılına kadar devam etti. 

    Fransa tarafından gelen Viking asıllı idarecinin emrindeki Fransız asıllılar kendi dillerini konuşurken o zaman için yaklaşık nüfusları 1,5 milyon tahmin edilen Anglo-Saksontoplum ise kendi dilini konuşmaktaydı. Kraliyetin her türlü makamında Fransızca konuşuluyordu ve idari, adli ve hukuki konularda da resmi dildi. Zira tüm görevliler Fransa’dan getiriliyordu. Seçkin ve soylu İngilizler de değişen duruma ayak uydurmak için çocuklarına Fransızca öğretmek için Fransa’ya gönderiyorlardı. Bu zoraki durum geçici olmaktan çıkmış ve kalıcılaşınca Fransa ile İngiltere arasında çatışma kaçınılmaz hale geldi. Eski İngilizce bu dönemde ömrünü tamamlayıp Ortaçağ İngilizcesine geçmek zorunda kaldı. Sadece toplumdaki konumları itibarıyla alt tabakadaki İngiliz halkı hariç tamamı Öy Dili (Langue d’Oeil), yani Fransızcakullanıyordu. Monarşi Fransızca konuşuyor, tüm prensler Fransa’dan soylu aile kızları ile evleniyor, İngiliz krallarının vakitlerinin çoğu İngiltere yerine Avrupa tarafında geçiyordu. Fransa Krallığı ile İngiltere’deki Normandiya Düklüğüne bağlı vasalı ciddi rekabete giriştiler ve 1337-1453 yılları arasında tarihteki meşhur adıyla 100. yıl savaşları yaşandı. 

    1362 yılında İngilizce mahkemelerde kullanılabilir dil olarak kabul edilse de Fransızca’nın etkinliği 1731 yılına kadar varlığı bu ülkede sürdü. Oxford’da da eğitim dili 1349’da Fransızca’dan İngilizce’ye döndürülebildi. İlk defa 1399’da İngiltere kralı olarak IV. Henri İngiliz Parlamentosunda İngilizce konuştu ve ilk defa resmi yazışmalarını İngilizce yapan kral oldu. Vasalı konumundaki İngiliz Krallığı 1428’de Fransa’nın orta yerlerine kadar ilerleyip buraları İngiltere’ye bağlamaya kalktıysa da 8 Mayıs 1429 günü Orleans önünde Jeanne d’Arc tarafından yenilince geri çekildi. Fransa krallığı kurtulduysa da Fransızca’nınİngiltere’de’ki tahtı sallandı. Bu acımasız rekabette İngilizler Fransızca, Fransızlar da İngilizce karşıtı oldular. İngiltere tahtı artık Fransızca’dan vazgeçmiş ve İngilizce’yi yasaklayan değil seveni oldu. Halbuki o zamana kadar Fransızca tek krallıkta birleşen iki ülkenin tek dili idi. Kısacası Jeanne d’ArcFransa’yı koruduysa da dolaylı olarak İngiltere’deki Fransızca’nın sonunu hazırladı. 400 yıla yakın devam eden bağımlılıkta binlerce Fransızca kelime İngilizce’nindamarlarına kadar işlemişti. Shakespeare dönemi edebiyatçılar İngilizce yazarken bilim insanları Latince yazıyorlardı. Hatta Newton 1687’de Principia Mathematica’yı Latince, ama Opticks adlı eserini 1704’de İngilizce yayınlamıştı. Pettie gibi bazıları İngilizceyi “Barbar Dil/Langue Barbare”, Protestanlar da Latince’yi papalık dili diye küçümseyip “languepopiste/popish language” olarak isimlendirildi. Onlara göre Latince sıradan insanları cehalette tutarken din adamları sınıfının ise iktidarlarını korumalarını, hatta güçlendirmelerinisağlıyordu. İngilizce bağlarını iyice kopardığı dönemde bile Fransızca’dan kelime alarak besleniyor ve özellikle 17. yüzyılda da aristokrasi ve bürokrasi konularında en büyük desteği oradan alıyordu.      

    İngilizce’de 500 bin Kelime Bulunmasının Nedeni

    Bir dilde kelimenin çokluğu o dilin bizzat kendi içinden çıkan kelime hazinesi ile mi izah edilmelidir. İngilizce gibi birçok kadim dil yanında asırlarca yazı dili olamdığı için edebi diller sınıfına da giremeyen bir dil nasıl olur da 500 bin kelimebulunur. Britanya adasına Keltler, Romalılar, İskandinavyalılar, Fransızlar gelir yerleşir ve herkes kendi dilinden bir tortuyu getirip zorla bırakırsa ve her birinin orada yerleştirdiği toplumu onu kullanmakta ısrar ederse haliyle bir cismi isimlendirmek, bir kavramı tarif etmek için bir diğer dildeki karşılığı eş anlamlı kelime olarak kullanılır. Haliyle Keltçesi, Cermencesi, Latincesi, Yunancası ve Fransızcası yaşatılırsa o zaman İngilizce’de tabii ki yüzbinlerce kelime olacaktır. Kraliyet demek için “kingly”, “royal”, “regal”kelimelerinin kullanılması gibi. Diş için “tooth”, “dişçi” için Fransızca “dentist” kullanılırsa sayı tabii ki yüksek olacaktır.Yine uluslararası ticaret, teknolojide herkesçe öğrenilen kelimeler de öyle İngiliz mantığının icadı değil, geçmiştekullanıldığı kalıbı unutulmuşken ona biraz ilave yaparakmilletin önüne konan yeni görünümlü eski kelimeler. Mesela bugün günlük hayatımızı saran “mail” kelimesi geçmişte “cüzdan” anlamına kullanılan “porte-feuille/porte-feuillets”karşılığı “male” kullanılıyordu, bundan dönüştürülerek alınmış. Bütçe olarak Türkçe’ye de geçen “budget” de yine eskiden Fransızca’da kullanılan “bougette” kelimesinden dönüştürülmüştü. Kısacası İngilizce bilim ve edebi dil diye neredeyse her kelimesi beyinlere kazınırken aslında geçmişte başka dillerden geçen ve zamanla unutulan, kullanım dışı kalanların bile tekrar kaşı ve gözüne makyaj yapılarak kullanıma sürülmesiyle bu dil içinden çıkılmaz hale geliyor.     

    Oxford İngilizce Sözlüğü (Oxford English Dictionary)2017 yılının ilk üç ayında mevcut hazinesine 500 yeni kelime, cümle ve anlam ilave etmiş bulunuyor. Hate-watch, pogonophobia, genericide, sticky-out, freak flag, hat tip, eephus, King’s X, skitch, 420, “Things aren’t what they usedto be” cümlesi gibi. Ahmed Cevdet Paşa Tezâkir adlı eserinde 19. yüzyılın ortalarında Avrupa’da “crise” diye bir kelime türeyince bu nasıl edilir de Türkçeleştirilebilir diye bir hafta düşündükten sonra o güne kadar bilinmeyen, ama kökeni Arapça olan “buhran” kelimesini icat ettiklerini ifade eder. Yine aynı dönemde Batı’da ortaya çıkan “civilization” kelimesi 30 yıl kadar Fransızca telaffuzuyla “sivilizasyon” olarak kullanılmış, epeyce uğraşıdan sonra yine Arapça bir kelimenin kökeninden “medeniyet” türetilmişti. 

    Her yıl kıyıda köşede kalmış kelimeleri tekrar sözlüğe doldurarak mevcut hazinesine birkaç yılda bir binlerce kelime katmak zorunda kalan İngilizce ne kadar ilim dili, irfan ve medeniyet dili olabilir. İngilizce’nin değil rakibi, onu çok rahat her alanda bertaraf edecek Türkçe’ye bir an evvel hak ettiği değeri verildiğinde, Arapça, Farsça gibi kadim diller de önemsendikçe bu tasallut rahat kırılacaktır. Yoksa Avrupalılar İngilizce’yi çok rahat öğreniyorlar, biz bir türlü öğrenemiyoruz demek bugün bir Türk’ün Özbekler, Uygurlar, Kazaklar, Azeriler, Kırgızlar, Türkmenler velhasıl hepsi bizim gibi konuşuyorlarmış deyip kısa zamanda bu dilleri öğrenmesinden farksızdır. Arada yüzlerce yıllık kopukluk olsa da hepsi aynı dilin farklı lehçeleridir. 2016 yılı itibarıyla İngilizce’de kullanılan kelimelerin %30’u Fransızca ise de bu dili ne kolay öğrenen devletler sıralamasında 29., Avrupa’da ise 22. sırada yer almaktadır. Tamamıyla Fransızca’nın kendi bağrında büyüyen İngilizce’ye ve de İngilizlere tepkilerinden kaynaklanıyor. Kendisinin rakibine göre daha güçlü dünya dili olduğu iddiasını sürdürmektedir. Neredeyse ülke genelinde İngilizce ile eğitim veren bir üniversitesi bulunmamaktadır. Dünyada ve Avrupa’da ilk 5 sırayı paylaşan devletlerin toplumları da aslında çok becerikli olduklarından değil, İngilizce’nin hamurunda ortak ataları olan Vikingler, Anglo-Saksonlar’dan gelen bir yakınlıktan kaynaklanan katkı ile Hollanda, Danimarka, İsveç, Norveç ve Finlandiya paylaşıyor. Gerçi bunu İngilizler bu ülkelerin sağlam eğitim düzenlerine, ilk ve ortaöğretime kadar inen İngilizce derslerin verimliliğine bağlıyorlar. Oysaki günlük konuşmadaki pek çok kelimeleri Latince, Yunanca, Keltçe, Cermence gibi aynı kökenden geldiği için zorluk çekmiyorlar. İlk 72 ülke arasında Müslüman ülkelerden Bosna (26.), Endonezya (32.), Fas Krallığı (44.), Birleşik Arap Emirlikleri (46), Pakistan (48.) veTürkiye (51.) sırada yer almaktadır ki diğer İslam ülkeleri de bunları takip etmektedir.      

    KAYNAKÇA

    Bu makalede kullanılan kaynaklar.

    Ferdinand Brunot, Histoire de la langue françaiseDesorigines à 1900, tome: 1: De l’époque latin à la Renaissance, Librairie Armand Colin, Paris 1905, 

    Jacques Leclerc, “Histoire de la langue anglaise”, http://www.axl.cefan.ulaval.ca/monde/anglais.histoire.htm.

    Jacques Leclerc, “Histoire de la langue française”, http://www.axl.cefan.ulaval.ca/francophonie/histlngfrn.htm (07.06.2017), 

    Delphine Minchella, “Français, pour votre anglais, remerciez Guillaume le Conquérant!”,https://theconversation.com/francais-pour-votre-anglais-remerciez-guillaume-le-conquerant-75093 (07.06.2017).

    http://www.histoire-pour-tous.fr/dossiers/95-moyen-age/97-guillaume-le-conquerant-le-viking-devenu-roi.html (09.06.2017)

    http://www.kinaze.org/anglais-langue-communications/ (09.06.2017)

    Katherine Connor Martin, “New words notes March2017”, http://public.oed.com/the-oed-today/recent-updates-to-the-oed/march-2017-update/new-words-notes-march-2017/

    https://learningenglish.voanews.com/a/how-well-is-english-spoken-worldwide/3597100.html

    3

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.